<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-17461926</id><updated>2011-11-15T00:51:42.137+02:00</updated><title type='text'>Düşünce Kahvesi Yazıları</title><subtitle type='html'>DÜŞÜNCE ve İNSAN ODAKLI PLATFORM "Kardeşim sen düşünceden ibaretsin. Geriye kalan et ve kemiksin. Gül düşünür gülistan olursun. Diken düşünür dikenlik olursun." (Mevlana Rumi) "Herkes, insanlığın genel iyilik halini artırmak için küçük de olsa hatta küçücük de olsa çaba sarfetmelidir." (Leo Tolstoy) "Yaradılanı severiz yaradandan ötürü" (Yunus Emre) "Barikâ-i hakikat müsademe-i efkârdan doğar" (Gerçeğin ışığı fikirlerin çatışmasından doğar) (Namık Kemal)
/ E-Mail: dusuncekahvesi@gmail.com</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://dkyazilari.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/17461926/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dkyazilari.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Düşünce Kahvesi</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://4.bp.blogspot.com/_cRKb1nC2wBk/TJdo8vK0qdI/AAAAAAAABGE/p6VVK0hwgpk/S220/496960.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>10</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-17461926.post-801616358441947815</id><published>2011-02-07T22:25:00.002+02:00</published><updated>2011-02-08T22:54:06.247+02:00</updated><title type='text'>Ohio State Üniversitesi Örneğinde Amerikan Üniversitelerinde Eğitim ve Araştırma</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: right; margin-left: 1em; text-align: right;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_cRKb1nC2wBk/TVGs9anVeaI/AAAAAAAABIQ/W-fJ33KZOVw/s1600/ohio-state.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="185" src="http://3.bp.blogspot.com/_cRKb1nC2wBk/TVGs9anVeaI/AAAAAAAABIQ/W-fJ33KZOVw/s320/ohio-state.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Ohio State Univ.&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;İbrahim Ortaş (iortas@cu.edu.tr)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Çukurova Üniversitesi &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;2010 yılının son altı ayında Ohio State Üniversitesinde misafir öğretim üyesi olarak bilimsel araştırmalarda bulundum. Bilimsel ve sosyal olarak zenginleştiğim bu sürede Amerikan üniversite sistemleri, araştırma politikası ve bilimsel başarının arkasındaki gelişmeleri izleyebildiğim kadarı ile inceleme ve öğrenme şansına sahip oldum.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Öğrenci sayısı, akademik kadrosu ve fiziki yapısı ile Amerika'nın ilk üç büyük üniversitesi arasında yer alan Ohio State Üniversitesi tarım koleji olarak eğitime başlamış. Ancak bugün 5000 öğretim üyesi, binlerce kişilik araştırancı kadrosuna sahip devasa bir üniversite haline gelmiştir. Ohio State son derece iyi organize olmuş ve iyi yönetilen bir üniversite. İleri düzeyde bilimsel araştırma ve eğitim imkânı sunan üniversite, bilimsel başarıyı dikkate alarak Amerikan üniversiteleri arasında hak ettiği bir konuma erişmiştir.  Üniversitede bilim ve eğitim adeta profesyonelce yapılıyor. Son derece derse iyi hazırlanmış yetkin öğretim üyeleri, aktif öğrenme metoduna uygun olarak ders materyallerini ayrıca web ortamında da öğrenciye sunmaktadırlar. Üniversitenin ders işleme yöntemi, dönem ödevleri ve öğrenciye sağlanan kaynaklar incelenmeye değer niteliktedir. Öğrencilerin ders yılı sonunda hocayı değerlendirmesi sistemin işleyişini aksamadan sürdürülmesini sağlamaktadır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Üniversitenin en önemli özelliği bünyesinde iyi bilim insanlarını tutabiliyor olmasına bağlanabilir. Öğretim üyesi ve yönetici belirleme ölçütleri herkese açık ve amaca uygun seçim ve seleksiyon yapılmaktadır. Üniversitenin başarısı tamamen iyi bilim insanı kadrosu, güçlü yönetimi ve toplumda gördüğü desteğe bağlı olmaktadır. Üniversite hatırı sayılır nitelikte milyarlarca dolarlık proje ve kaynak bulabilmektedir. Kaynaklar ve projeler yine üniversitenin yönetimi ve iyi bilim insanları tarafından sağlanmaktadır. Üniversite, öğretim üyelerini ve yöneticilerini başarı ve niteliğe göre seçmektedir. Başarı ölçütüne göre bilim insanları maddi (maaş) ve manevi (araştırma ve yayın yolu ile saygınlık ve destek görme) doygunluğu yaşamakta ve üniversitede kendilerine yer bulmaktadırlar. Üniversitede çok başarılı Türk bilim insanları da bulunmaktadır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Amerikan üniversitelerinde ek ders kavramı yoktur. Her öğretim üyesinin zamanının ne kadarı ders vermekle, araştırma yapmakla veya yayın faaliyetlerinde olacağı üniversitedeki kadroya alınma koşullarına göre başlangıçta saptanıyor, zamanla, gerektiğinde bu görevlerin orantısı arasında bir değişiklik yapılabiliyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Amerikan üniversitelerinde bilim insanları arasında ciddi bir rekabet bulunmaktadır. Ancak bu rekabet belirli makam ve mevki için değil tamamen bilimsel üretimi artırmak, beklentilerin üzerinde bir başarı gösterebilmek içindir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Üniversitenin fiziki yapısı, kendine özgü öğretim üyeleri profili, belirli alanlardaki bilimsel öncülüğü ve yönetim anlayışı ile farklılık oluşturmaktadır. Üniversite toplumsal hizmet ve yayın yolu ile toplumdan ciddi destek görmektedir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Bilim ve teknoloji Amerikan toplumunun yaşam biçimini belirlediği için toplum ve devlet katında bilim ve üniversite değer görmektedir. Bunun için sistem kişiden çok başarıya endekslenmiş, her türlü maddi ve manevi desteği üniversiteye veriyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Amerikan üniversitelerinde eğitim ücreti yüksek olduğu için parası olmayan kişilerin okuma şansı azalmaktadır. Dikkatlerden kaçmayan bir gözlem üniversitelerde az sayıda Afrika kökenli Amerikan öğrencinin üniversitede eğitim görmesidir. Bu da toplumun alt tabakasındaki kişilerin üniversite eğitiminden yeterince yararlanamıyorlar. Bilimsel araştırmalara özel sektörün özelliklede ilaç ve silah endüstrisinin sağladığı proje destekleri ve talepleri ile üniversitelik anlayışının zaman zaman bağdaşmadığı ve kaygı yaratığı basına yansıyan bilgilerden anlaşılmaktadır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Kısa sürede de olsa üniversitede araştırma yapma, derslere katılma ve yayın yapma şansına sahip olduğum için kendimi şanslı hissediyorum. Benim açımdan her yönü ile yararlı geçen ziyaretin önemini, diğer araştırmacılara da önerim. Aralıklarla yurtdışına çıkmak dünyadaki gelişmeleri izlemek yararlı olmaktadır. Bizler yabancı ülkelere giderek bilgi ve görgümüzü artırdığımız gibi diğer ülke bilim insanlarının da ülkemize gelmelerini ve onların da bizde de ekolojik çeşitlilik ve tarihi zenginlik açısından öğrenecekleri olduğunu düşünüyorum ve bunu da değişik vesileler ile tanıştığım öğretim üyelerine belirttim. Bu bağlamda Türkiye üniversiteleri bünyesinde yabancı bilim adamı da bulundurmayı sağlayacak yasal düzenlemeye gidilmesi yararlı olacaktır. Bu, üniversitelerimize canlılık ve taze kan getirecektir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Konu ile ilgilenenler için Amerikan Üniversitelerindeki İşleyiş Özelde Ohio State Üniversitesindeki gözlemlerim ile ilgili geniş bilgi aşağıda belirtilmiştir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;b&gt;Ohio State Üniversitesi&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Amerika'daki en büyük üniversite Ohio State Üniversitesidir. Bu Üniversitenin başlangıcı, başkan Abraham Lincoln'un 2 Temmuz 1862'te çıkardığı ve Amerika'nın her Eyaletinde bir Üniversitenin halkın isteklerine cevap verecek şekilde kurulması için eyaletlerin büyük bir arazisinin bu tip üniversitelerine tahsis edilmesine kadar gider. Ohio State üniversitesi 1860'lı yıllarda "Ohio Agricultural and Mechanical College" olarak birkaç öğrenci ile öğretime başlamış. Bölgenin tarım potansiyeli düşünülerek yapılanma tarım öğretimi üzerine şekillenmiş. Bugün hemen her alanda eğitim veren bir Üniversite haline gelmiştir. Ziraat fakültesinin üniversitede hala önemli bir yeri olmasına rağmen öğrenci sayısı bakımından basta gelen fakülteler arasında değildir. İlk eğitime 17 Eylül 1873 de 24 öğrenci ile Eski Neil çiftliğinde öğrenime başlamış. 1878 de tarım kolejinin ismi "The Ohio State University" olarak değiştirilmiş. 2011 yılı rakamlarına göre simdi Üniversitenin bütün 5 kampuslarını kapsayan öğrenci sayısı 61.958, an&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;b&gt;Üniversitenin Belirli Alanlarda İddiaları Var&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Üniversite bir çok konuda iddialı. Tıp Fakültesi kanser hastalıkları alanında temel araştırmalarında iddialı. Gıda ve tarım araştırmalarında başarılı. Birlikte çalıştığım hocamın başında olduğu Karbon Araştırma Merkezi tarım-toprak yönetimine bağlı iklim değişimleri konusundaki araştırmaları ile önemli bir etki yaratmış bulunuyor. Yönetim mastırı (MBA) bir şekilde ikinci öğretim veya gece eğitiminde Amerika'daki ilk 5-10 üniversite arasındaymış.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;b&gt;Öğrenci Alımı&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Amerikan eğitim sisteminde öğrenci alımı bizdeki merkezi yerleştirmeden farklı olarak öğrencilerin lise notları ve daha sonraki merkezi sınava benzer sınavlarda aldığı puanlara göre öğrenciler okumak istedikleri üniversiteye başvuruda bulunuyorlar.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Yaz sürecince üniversiteye akın akın gelen öğrenciler ve ailelerine üniversite öğrenci birliği ("Student Union") merkezindeki salonlarda üniversite anlatılmakta ve bilgiler verilmektedir. Lisans öğrencilerinim bazıları tam bazıları da kısmı burs alabiliyor. Büyük bir kısmi kendi imkânlarıyla okul zamanı kısmen yaz tatillerinde full-time bir iste çalışıp para biriktirerek, kredi alarak ve ailelerinin de desteğiyle harç ve diğer öğrenim giderlerini karşılamaya çalışıyorlar.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;b&gt;Lisans Üstü Eğitimde Seçicilik Önemlidir&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Yüksek lisans ve doktora düzeyinde üniversiteler daha seçici. Bazı istisnalar dışında, ancak üniversite lisans derecesi bitirmede 4 üzerinden 3 ve yukarı not ortalamasına sahip olan öğrenciler yüksek lisansa ve doktoraya başvurabiliyor. TOEFL (yalnız yabancı öğrenciler için) ve GRE gibi bizdeki ALES benzeri sınavdan alınan puan başvurudaki temek ölçüt olarak kabul edilmektedir. Hemen hemen bütün yüksek lisans ve doktora öğrencileri burslu. Öğrenciler için değişik burs kaynakları mevcut. Üniversitenin kendi burs olanakları yanında bilim adamalarının projelerinde mevcut olan araştırma bursları nedeniyle öğrenciler başarıları ölçüsünde burs bulabiliyorlar. Amerikan'ın iyi üniversitelerinde dünyanın hemen her ülkesindeki başarılı öğrencilerine burs imkânı sunulmaktadır. Doğal olarak Türkiye'den de çok iyi üniversitelerde başarılı olmuş yabancı dil sorunu olmayan öz güveni gelişmiş yükseköğrenim gençliği de Amerika'da araştırma ve öğrenim imkânı bulmaktadır. Dünyanın Başarlı öğrencileri Amerikan'ın uygun bilim o&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;b&gt;Akademik Kadro Oluşturma&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Amerikan üniversitelerinde akademik kadrolara atanma tamamen başarı ölçütlerine bağlıdır. Akademik kadro doktora sonrasında başlamaktadır. "Tenure Tract" dedikleri bir sistemle Yardımcı Doçentlik karşılığına gelen Assistant-Prof. olarak atanan aday 4. ve 6.yıl yıl içinde bölümdeki bir kurul tarafından bilimsel olarak izlenmektedir. Bu süre içinde bağımsız araştırma yapmayan, en azından A sınıfı dergilerde 2-3 makale yayınlamak ve dışarıdan 200 bin dolarlık proje getirmek zorundadırlar. Komite üyelerinin tümü görüşlerini söyler ve komite başkanı tüm notları almak zorunda ve sonunda kişi için bir rapor hazırlar. Komitenin onayını aldıktan sonra rapor kurul başkanı tarafından bolum başkanına gönderilir. Bolum Baskani'da kendi raporunu buna ekleyerek dosyayı dekanlık nezdinde kurulan fakülte "Tenure" komitesine gönderir. Fakülte "Tenure Kurulu" dosyayı inceleyip kendi kararlarını vererek dosyayı Dekan'a gönderir. Dekan dosyayı bizzat inceleyip kendi raporunu dosyaya ekleyip Üniversite "Tenure kuruluna" gönderir&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Prof kadrosuna atanmak için de yukarıda açıkladığım proses ayni şekilde tatbik edilir,  öğretim üyesi tarafından hazırlanan rapor ayni kurullarca gözden geçirilir. Prof. kadrosuna atanmak için akademik başarı, üretilen projeler ve yayınlar yanında kişinin kuruma katacağı yenilik yanında makalelerdeki "h" faktörü aranmaktadır. Akademik kadroya atanmada "impact factor" ve etik davranışlar (masa başı makale yazma, başkası ile birlikte ürettiği verileri kendine mal etme, aşırma v.s.) göz önüne alınan en önemli özelliklerdir.  Ayrıca adayın bilimsel etik kurallarına bağımlığı kadar kişilik özellikleri de önemsenmektedir. Tabii sistem başarıya endeksli olduğu için burada herkes ister istemez çalışmak zorunda ve proje ve yayın üretiyorlar da.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;b&gt;Ek Ders Ücreti Yok&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Amerikan üniversitelerinde ek ders yok. Amerika'da tenure-track bazında ise alınan öğretim üyelerinden hem ders okutmak, hem de araştırma yapması beklenilir. Bazı küçük ve genellikle Mühendislik, Tip, Ziraat, Fen fakülteleri olamayan üniversitelerde senelik anlaşma ile görev yapan (anlaşmalı) öğretim üyelerine saadete ders verme görevi verilebilir. Ziraat fakültelerinde durum biraz farklı. Tarımsal yayın Ziraat fakültelerinin çok önemli bir görev alanı olduğundan, bu fakültelere alınan öğretim üyelerinden bazıları değişik oranlarda olarak ya araştırma ve sınıfta ders verme, ya araştırma ve tarımsal yayın programlarına öncülük etme, yada, her uç işi de yapmakla görevlendirilebilir. Tabii ki, sene sonunda hazırlanan faaliyet raporları değerlendirildiğinde basarî durumu verilen görevlerin orantıları çerçevesinde değerlendirilir. Tabii her kadronun maaşları ve etkinlikleri farklı olmaktadır. Herkesin kadrosu ve sorumlukları ölçüsünde ders yükümlülüğü bulunmaktadır. Onun için de ek ders ücreti yok.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;b&gt;Eğitim ve Öğretim Ciddi Yapılmaktadır&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Kendi çalışma alanım ile ilgili lisans ve lisansüstü derslere katılarak Amerikan Üniversitelerindeki ders işleme şekli yanında öğrenci ve öğretim üyelerini izleme şansına sahip oldum. Her şeyden önce öğretim üyeleri konularına çok hakkimler. Bilim insanları düzenli yayın yaptıkları ve yayın takip ettikleri için öğrencinin karşısına yeni bilgi ile geliyorlar. Derse öğretim üyeleri öğrenciden önce geliyor, o günkü ders notu ile ilgili materyalini dağıtıyor. Anlatılan dersin materyali mutlaka web ortamında olduğu için anlamayan öğrenci dersi evde bilgisayar ortamında yeniden izlemektedir. Aktif öğrenme yöntemi ile işlenen dersler kadar dönem ödevleri iki haftada bir verilen ödevler öğrenciyi ister istemez çalışmaya yönlendirmektedir. Lisansüstü dersler aynı disiplinle işlenmektedir. Dönem sonunda her öğrenci ders ile ilgili web ortamında ders ve hoca hakkında değerlendirmede bulunmaktadır. Bu değerlendirme yukarıda belirttiğim gibi hocanın üniversitede kalması bakımından çok önemlidir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;b&gt;Sitemin Dezavantajı Eğitim Paralı ve Özel Sektörün Araştırma Talepleri Bazen Üniversitelilik Bilinci İle Uyuşmayabiliyor&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Amerikan üniversitelerinde yüksek öğretim paralıdır. Eğitim ücreti eyaletler arasında farklı olduğu gibi üniversiteler arasında ve de bölümden bölüme de farklı olmaktadır. Eğitim ücreti yüksek olduğu için parası olmayan kişilerin okuma şansı eğer burs bulamadıysa azalmaktadır. Dikkatlerden kaçmayan bir gözlem üniversitelerde az sayıda Afrika kökenli Amerikan öğrencinin üniversitede eğitim görmesidir. Bu da toplumun alt tabakasındaki kişilerin üniversite eğitiminden yeterince yararlanamıyorlar. Bazı alanlarda eğitim çok yüksek ve burs bulmakta zorlaşmaktadır. Örneğin ilk sıralarında yer alan iyi bir üniversitede hukuk doktorası yapacaksanız çok iyi bir öğrenci olmanızın yanında yıllık 50 bin dolarlı da ödemeniz gerekecektir. Çünkü bu alanda mezun bir aday piyasada çok yüksek ücretle iş bulabilmekteymiş.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Özel sektörün üniversiteye sunduğu projelere sağladığı proje desteği ve talepleri ile üniversitelik anlayışı ile bağdaşmayan yanlarının kaygı yaratığı basına yansıyan bilgilerden anlaşılmaktadır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;b&gt;Özel Hizmet veya Katkı Payı da Yok&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Amerikan üniversitelerinde de dışarıya iş yapılıyor, hastanede özel muayene de yapılıyor. Ancak bu hizmet için de özel bir ek gelir elde edilmemektedir. Tabii hocaların maaşları o kadar yüksek ki ek ders ücreti ve özel hizmet katkı payına ihtiyaç duyulmuyor. Üniversite öğretim üyeleri danışmanlık "Consulting" yapabilir ama bu faaliyetlerini Üniversite is saatleri dışında (Pazartesi-Cuma; haftada 40 saat) bir zamanda yapması gerekir. Yıllık olarak öğretim üyelerinin çalışma alanlarına bağlı olarak 100 bin dolardan - 700 bin dolara kadar maaş alan bilim insanları ek ders ve dışarıda iş arama gereksinimi doğal olarak ortadan kalkmaktadır. Çünkü hem maddi olarak doygun hem de ürettiği bilimsel verilerden dolayı manevi olarak doygun.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;b&gt;Yabancı Bilim İnsanı Başarısı Ölçüsünde Kadro Alabilmektedir&lt;/b&gt;.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Amerikan üniversitelerinde çok sayıda yabancı bilim insanı bulunmaktadır. Ohio State de 47 Türk bilim insanı bulunmaktadır. Gerçekten hepsi son derece başarılı. Örneğin, yakından tanıdığım ve saygı duyduğum Kimya Mühendisliği bölümünün başarılı bilim insanı Prof. Dr. Ümit Özkan Ohio State Üniversitesinde Mühendislik fakültesinin araştırma ile ilgili Dekan Yardımcılığına atanan ilk bayan ve yabancı kökenli öğretim üyesi olmuş ve bu görevi 5 yıl sürdürmüş. Kendisi bu yıl Amerikan Bililim ödülüne layık görüldü. Birlikte çalıştığım Birleşmiş Milletler, Dünya İklim Gurubu üyesi olarak Nobel ödülü alan Prof. Dr. Rattan Lal, bana bu ülkede kim olursan ol başarılı isen değer görüyorsun demişti. Mutlaka bazen Amerikalılara öncelik tanınıyor birisini ise alınırken, ama akademik hayatta bu ayrıcalık yok denebilecek durumda. Sanırım bir öğretim üyesinin ise alınmasında, diğer adaylar arasından seçilmesinde (Amerikalı veya dışarıdan) öğretim üyesi adayının yeteneği, bilgi seviyesi ve gelecek için vaad ettiği potansiyel&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;b&gt;Yönetici Belirleme Sistemi&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Amerikan üniversitelerinde yönetici seçimini daha önce yazmıştım. Ohio State gibi büyük bir üniversitenin bilimsel, idari ve fiziki olarak yönetilmesi büyük bir ekip ve organizasyon işi olsa gerek. Amerika'da üniversiteler devlet ve vakıf veya özel üniversiteler mütevelli heyeti tarafından üst kurul olarak yönetiliyor. Ancak rektör, dekan ve bölüm başkanlıkları belirli ölçütlere göre belirlenmektedir. Üniversite rektörünün yönetim modeli ve bilimsel bilgisi ve yenilikçiliği veya yeniliklere açıklığı önemli. Ohio State de rektörün yeni yıl mesajını okumuştum. Orada üniversiteye ileriye taşımak için bütün dinamiklere düşen görev kadar kendi sorumluğunu işaret ediyordu.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Ohio State'te olduğum sürede Ziraat Fakültesi Ziraat ve Biyomuhendislik bölümüne bölüm başkanı secim prosesi vardı. Aynı bölümde Prof. Dr. Erdal Özkan hocam, büyüğüm ve sevgili dostum benim bu konularla ilgili olduğumu bildiği için beni de davet ettiler adaylardan birinin kendisini takdim toplantısına. Adaylar bölümdeki akademisyenler, öğrenci ve çalışanlar ile görüştükten sonra bir resepsiyonla bir sunumda bulunarak projelerini ve bölüm için geleceğe ait vizyonlarını anlatmaktadır. Sonra da seçilme işlemine geçilmektedir. Seçimde adayların bilimsel başarısı, uyum ve yöneticilik yeteneğinin önemli olduğunu düşünüyorum. Seçim prosesi genellikle şöyledir: Dekan bölümdeki öğretim üyelerinin ve çalışanların da bilgisini aldıktan sonra bir secim komitesi kurar. Bu komite genellikle çalışan (görevli) kadrodan birisi, bir lisans ustu öğrenci, 4-5 öğretim üyesi (bunlardan birisi bolum dışından), ve üniversite dışından (genellikle bölümün eski mezunlarından ve bölümle ilişkilerini devam ettiren) bir kişiden oluşur.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;b&gt;Yönetim ve İş Bölümü&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Üniversite rektörü tek başına etkili ancak rektör yardımcıları ve kendi aralarındaki iş bölümünün önemli olduğu görülüyor. Böylesi büyük üniversitede rektör kolay yönetebileceği kişileri değil de iş yapacak kişileri aradığı ve yetkilendirdiği görülüyor. Üniversite sitesinden bizlere gönderilen iletilere göre geçen yıl başka üniversitelerden Rektör yardımcılarının transfer edildiğini öğrendim. Ki bu kişilerin öz geçmişlerinde ne denli yönetim becerileri geliştirdikleri belirtilmektedir. Üniversitenin çoğu akademik ve eğitimi başkan yarımcılarından birisi "EXECUTİVE VİCE PRESİDENT AND PROVOST" . Bir çok sorun Provost'tan bitiyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Üniversitelerin sorumluluk alanları nedeniyle iş yükünün dağılımı bakımından önemli bir yöntem. Yoksa bütün yetkilerin Rektörde olduğu durumda, zamanla işler istenilen verimlilikte yapılamayınca yöneticiler de daha yalnız ve baskıcı olabilmektedirler.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;b&gt;Üniversite Bölgesel Sorunlara Yönelik Araştırmalara Önem Vermektedir.&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Başlangıçta belirttiğim gibi üniversite Tarımsal araştırma ve eğitim için başladığından Üniversitenin Ohio eyaletinde çok sayıda ağırlıklı olarak tarımsal araştırma istasyonu bulunmaktadır. Bu istasyonların bazısında çoğunluğu araştırmacı kadrosunda bilim insanları bulunmaktadır. Buralarda da araştırmada Prof. ve diğer araştırmacılar çalışmaktadır. Çoğu öğrenci ders aşamasından sonra bu araştırma istasyonlarında çalışmalarını sürdürmektedirler. Tabii buraların araştırma olanakları bazen üniversite merkezinden de daha iyi olabilmektedir. Ziraat Fakültesi bünyesinde yürütülen araştırmalar genelde bölge sorunlarına yöneliktir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;b&gt;Bilim İnsanlarına Önem Verilmektedir.&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Aya ilk ayak basan Ünlü Amerikalı astronot Neil Armstrong aslında bir üniversite öğretim üyesi ve Ohio State üniversitesinde kürsüsü bulunmaktadır. Halen sağ olan ve Ayda yürüyen ilk ve son astronot Neil Armstrong'u 2010 yılının ilkbaharında Adana'ya gelince görmüştüm. Ohio State'te çalışırken bana Prof. Neil Armstrong'un bürosunu gösterdiler. Kişi bir başkan gibi ağırlanıyormuş. Neil Armstrong'un özel sekreteri ve dayalı döşeli bürosu bulunuyor. Üniversitede birlikte çalıştığım Prof. Dr. Rattan Lal'in ve diğer başarılı çalışmalar yapan hocaların üniversitesi ve bölümleri tarafından gördüğü ilgiyi görünce Amerikan'ın bilimde neden önde olduğunun önemli nedenlerini anlamış oldum.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;b&gt;Amerika'da Bilim Profesyonelce Yapılıyor&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Amerikan üniversitelerinde eğitim görmüş veya üniversitelerde uzun veya kısa sürede bulunmuş hocalarımızın da dikkatini çekmiş olmalıdır ki bilim için herhangi bir sınırlama olmamaktadır. Her üniversitenin bütçesi, aldığı hibe, bağışlar ve kamu kaynaklarından ve özel sektörden aldıkları projeler farklı olmaktadır. Bu durum tamamen üniversitenin yöneticilerinin yönetim becerisi ve iyi bilim insanlarının ürettiği projelere bağlıdır. Birlikte çalıştığım hoca ve ekibinin 10 milyon dolarlık proje aldığını öğrenince doğal olarak neden bizde bu tür olanaklar sağlanmıyor diye düşünülmektedir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Bilimsel yeterliği olan insan her kim olursa olsun başarılı ise kadroya alınabilmekte, proje alabilmekte ve bilimsel araştırma ekibi oluşturabilmektedir. Görebildiğim kadarı ile kimse kimsenin adamı değil. Kimse hak etmediği projeyi almamakta, herhangi bir kuruma ve mevki ye getirilmemektedir. Kısacası Amerikan üniversitelerinde ölçü ve profesyonellik var ve bilimsel başarıya bağlı olarak ilerleme ve maaş alınmaktadır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;b&gt;Bilim insanları Her Yıl Hesap Vermektedir&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Amerikan Üniversitelerinde geleneksel olarak her öğretim üyesi yıllık yaptığı faaliyetlerini raporlaştırmaktadır. Her öğretim üyesi, verdiği ders sayısı, bilimsel makalelerini, aldığı projeleri, verdiği veya katıldığı konferansları, toplum hizmetleri, Master ve Doktora öğrenci sayısı, onların ürettiği tezleri, devletlerarası kurulan ilişkileri ve diğer faaliyetler konusundaki çalışmalarını bölüme sunmaktadır. Öğretim üyesinin basarî derecesi belirlenirken öğrencilerin ders sonu öğretim üyesi hakkında verdikleri değerlendirmekler de göz önüne alınmaktadır. Bu durum üniversite üst yönetimi tarafından da değerlendirilip maaşlarına kadar yansıdığı için sistem kişiyi üretmeye zorlamaktadır. Tabii değerlendirme de adamına göre değil, yine gerçek ölçülebilir ölçütler üzerinden yapılmaktadır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;b&gt;Kimse "Dead Wood" (Ölü Ağaç) Olarak Anılmak İstemiyor&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Doğal olarak hiç makale üretmeyen, hiçbir konferansa katılmamış, seminer vermek için davet edilmemiş, öğrenciden yeterli değerlendirme almamış öğretim üyeleri yetkililerin gözünden kaçmıyor. Yeri geldiğinde kişi uyarılmakta. Ancak sistem öyle bir yere gelmiş ki nerdeyse bir "mahalle baskısı" ile herkes kendini çalışmak zorunda hissediyor. Amerikan üniversitelerinde da çok doğaldır ki pek is yapmayan, çok pasif bir şekilde görev yapan ve üretmeyen, araştırma yapmayan kişiler var ve bunlara "Dead Wood" deyimi kullanılmaktaymış. Prof. Özkan diyor ki Amerikan Üniversitelerinde "birazcık kişilik sahibi olan öğretim üyeleri kendilerini "Dead Wood" tanımına sokmamak için elinden geleni yapmaktadırlar".&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;b&gt;Bilimsel Başarı Araştırma Gruplarında Gizli&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Amerikan üniversitelerinde çoğunlukla iyi isim yapmış bilim insanlarının her birinin güçlü araştırma gurupları bulunmaktadır. Post dok, doktora, yüksek lisans ve teknik kadrosu ile 30-40 kişilik araştırmacının çalıştığı gruplarda doğal olarak önemli derecede bilimsel çalışma yapılmaktadır. Örnek olarak birlikte çalıştığım Dr. Lal yıllık olarak 70-80 yayın yapmaktadır. Bana her araştırmacı yılda 2-3 yayın yaparsa yıllık olarak grubun kaç yayın yapacağı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Ohio'da kaldığım sürede hocanın bilimsel öngörüsü, isteklendirici tutumu, seminerlerdeki bilimsel derinliği ve yazdığım makalelerin çok kısa sürede kritik ederek okuması bu kadar makalenin tesadüfen oluşmadığı ve arkasında ciddi bir bilim gücü ve motivasyonun olduğu görülüyor. Tabii bu bir sistem sorunu ve kişi çalışmaktan mutluluk duyuyor, çalıştığının karşılığı olan maddi ve manevi doyuma ulaşıyor. Bütün bu etkiler üniversitenin iyi bilim insanlarına sahip çıktığı ve onların üniversitelerinde kalması için sanırım özel önleml&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;b&gt;Bilim İnsanları Arasında Rekabet Var&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Amerikan üniversitelerindeki bilim insanları arasında da daha fazla proje ve kaynak yaratma konusunda ciddi bir rekabet yaşanıyor. Belki aralarındaki rekabet çok dışarıya yansımıyor ancak birbirlerini zorladıkları görülüyor. Bilim profesyonelce yapıldığı için ve de bilimsel üretime dayalı başarı ölçüsü dikkate alındığı için doğal olarak yarış oluşmaktadır. Bu yarış makam mevki için değil daha çok bilimsel veri ve makale üretmek için yapılmaktadır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;b&gt;Üniversitenin Kendine Özgü Farklılıkları Bulunmaktadır&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Üniversitenin bir diğer önemli mekânı Jeoloji bölümüdür. Bölümü inşa edenler Ohio eyaletindeki bütün taşlardan oluşan bir bina yaptırmıştır. Binanın girişindeki her taş farklı. Binanın kendisi müze olduğu gibi içinde de bir müze var. Mevcut hali ile bölüm binası bütünsel bir bilim mesajı vermektedir. Üniversitenin ilk Kütüphanenin Kurulu olduğu ve içinde Pleontolojı müzesinin bulunduğu ortam görülmeye değer niteliktedir. Jeoloji bölümü temel bilim gibi çalıştığını belirterek mühendislikten ayrı bir tavır takınıyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;b&gt;Faculty Club Ve Student Union&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Üniversite öğretim üyelerinin kayıtlı olduğu ve yönetimi öğretim üyelerinin oluşturduğu merkez bizdeki sosyal tesisler gibi Faculty Club dedikleri üniversite kulübünde öğle yemekleri yenilen nezih bir mekân. Tabii içinde değişik toplantı odaları ve misafirlerin ağırlandığı bir mekân. Rektörün her yılın başarılı öğrenciler ve aileleri ile bir araya geldiği ve yemekte ağırladığı salon yanında konferans salonunu ve okuma alanı ile çok farklı bir ortam. Üniversitenin Student Union modernizasyonu ve olanakları ile görülmeye değer bir ortam. Öğrenciler ve misafir araştırıcıların bir çok sorunun çözüldüğü merkez bir çok yönden çok yaralı ve işlevseldir. Bütün kurumları ile Student Union bir üniversiteye yakışır ağırlığı olduğu görülüyor. Avrupa üniversitelerinde de benzeri merkezler öğrencilere yönelik yardımcı hizmetler sunmaktadırlar.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;b&gt;Üniversite Kütüphanesi&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Üniversitenin yeni merkezi kütüphanesi yanında on kadar fakültenin bünyesinde kütüphaneleri bulunmaktadır. Her türlü kaynağa anında erişim imkânı sunulmaktadır. Bulunmayan kaynaklar da en kısa sürede sağlanmaktadır. Üniversite öğrencileri ve mensuplarına her türlü bilgi işlem programları en ucuz imkânlar ile sağlanmaktadır. Üniversitede kaynak bulamama sorunu diye bir şey yok.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;b&gt;Bilgi İşlem Merkezi&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Üniversitenin bilgi işlem ve bilgi teknolojiler merkezi son derece geniş bir alanda bilgi teknolojileri hizmeti sunmaktadır. Her sabah on binlerce kişiye üniversitede ki gelişmeleri duyurmakta ve diğer bilimsel yazılım programları ve online üzerinde bilgiye erişme imkânı sunmaktadır. Prensip olarak benimsediğim bir üniversitenin kalbi olarak gördüğüm kütüphane ve bilgi işlem merkezi bir üniversiteye yakışır şekilde hizmet üretmektedirler. Darısı bizim gibi ülkelerdeki üniversitelerin başına diyelim.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;b&gt;Spor Kompleksleri&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Üniversitenin çok sayıda spor kompleksinde yüzlerce kişi aynı anda spor ve eksersiz yapma şansına sahip. Öğrencilere çok geniş bir alanda ücretsiz spor yapma olanağı sunmaktadır. Üç büyük stadyum, yüzme havuzları ve diğer imkânlar. Üniversitede spora gerçekte büyük önem verildiği her yönü ile kendisini hissettirmektedir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;b&gt;Üniversite Toplumla Bütünleşmiş&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Bilim ve teknoloji üreten Amerika'da toplum bilimin önemini günlük hayatta yaşayarak benimsediği için üniversiteye ve bilime önem vermektedirler. Bu bağlamda üniversiteler toplumla kaynaşmış durumdadır. Üniversitenin yayım merkezi üniversite ile toplum arasındaki bağı kurmaktadır. Özellikle tarım bilimlerinde öğretim üyelerinin bir kısmının kadroları yayım olduğu için çiftçilerin sorunları ile doğrudan ilgilenilmektedir. Tabii sorunlar bilimsel olarak çözüm arandığı için bile de katkıda bulunmaktadır. Çiftçinin ve toplumun sorunları çözüldüğü için toplum ve ilgili kuruluşlar üniversiteye güvenmekte ve destek çıkılmaktadır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Ayrıca Amerikan üniversite futbol kulüpleri arasındaki maçlar ülkenin geniş bir kesimi tarafından büyük ilgi görmektedir. Mezunlar ve bölge halkı üniversite takımına destek vermektedir. Üniversitede kendilerine konaklama ve lojistik destek sunmaktadır. Bu anlamda üniversite toplumla bütünleşmiş.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;b&gt;Üniversiteler Siyasetin Dışında Kalmayı Başarmışlar&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Geçen 2010 Kasım ayında yapılan Amerikan ara dönem seçimleri nedeniyle Başkan Obama Ohio State Üniversitesinin tam ortasında olan geniş bir alanda bir gece mitingi düzenlemişti. Üniversite miting için müsaade etmiş, çok sayıda partili partisiz kişi mitinge gelmişti. Ben ve bölümdeki bazı arkadaşlar Başkan Obama'yı dinlemek ve genel atmosferi izlemek için gece mitingine gitmiştik. İyi organize olmuş ve yüksek güvenlik önleminin alındığı mitinge katılan Obama'nın mitingine Üniversite Rektörü katılmamıştı. Ancak Başkan'ın miting sonrası Rektörün makamına kadar yürüyerek geçtiği ve Rektörün Başkanı kendi odasının kapısında karşıladığı söylendi. Bilim insanlarına yakışır bu davranışla bilimin ve bilim adamlarının politikacıların ayağına gitmediğini göstermesi bakımından önemli. Birlikte çalıştığım Dr. Lal, tarım ve toprağa bağlı iklim değişimleri ile ilgilendiği için eski başkan yardımcısı Al Gore'in kendisini birkaç kez telefonla aradığı, Başkan Obama'nın bilim danışmanı Dr. Lal'ı ayağına çağırmak yerine bilgis&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Sonuç olarak altı ay gibi kısa bir sürede bulunduğum üniversitenin araştırma merkezindeki çalışmalarım bilimsel ve sosyal yönden çok yarlı geçmiştir. Bu sürede edindiğim izlenimde Amerikan üniversiteleri ürettiği bilim ve teknoloji sayesinde ülkelerine ciddi artı değer katıkları için devlet ve toplum bilime ve üniversiteye önem ve destek vermektedir. Üniversite eğitimi ve bilim tamamen başarıya ve üretime dayalı olarak destek görmektedir. Bilim insanları ve üniversite yöneticileri yetkinlikleri ve üretkenlikleri ile ayıklanarak seçilmektedirler. Sistem kişilerin rengine, diline, dünya görüşüne ve milliyetine bakılmaksızın ürettiğine bağlı olarak işlemektedir. Tabii zaman zaman bu rekabetçi yarış kırıcı ve zorlayıcıda olmaktadır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Umarım ülkemizde de bir gün bilimsel alt yapısı gelişmiş, bilimsel çalışmalara her türlü desteği sağlayan, bilim insanına değer veren üniversitelere kavuşuruz. Türkiye'nin geleceği ve hak ettiği yere anacak ve ancak bilim ve teknolojiye önem vererek, bilim insanına yatırım yapmasına bağlıdır. Bu da ciddi bir bilim politikası ile bu sağlanabilir. Türkiye'nin bir an önce bilim ve teknoloji politikasını oluşturup, siyaset üstü bir üniversite yasası çıkarması kaçınılmaz olmuştur. Türkiye'nin yurt dışındaki başarılı bilim insanlarını görünce koşular ve olanak sağlandığı zaman ülkemizde de ileri düzeyde bilim eğitim yapılabilir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #0b5394; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #666666; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;25 Ocak 2011, Perşembe Adana&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #666666; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; color: #990000; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Not: Metnin hazırlanmasında ve Ohio State Üniversitesi hakkında geniş bilgisini esirgemeyen hocam ve dostum Prof. Dr. Erdal Özkan'a çok teşekkür ederim&lt;/i&gt;.&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.businessweek.com/bschools/mbapremium/slideshows/ohio/index.html"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #666666; font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: x-small;"&gt;Resim&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/17461926-801616358441947815?l=dkyazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dkyazilari.blogspot.com/feeds/801616358441947815/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=17461926&amp;postID=801616358441947815&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/17461926/posts/default/801616358441947815'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/17461926/posts/default/801616358441947815'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dkyazilari.blogspot.com/2011/02/ohio-state-universitesi-orneginde.html' title='Ohio State Üniversitesi Örneğinde Amerikan Üniversitelerinde Eğitim ve Araştırma'/><author><name>Düşünce Kahvesi</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://4.bp.blogspot.com/_cRKb1nC2wBk/TJdo8vK0qdI/AAAAAAAABGE/p6VVK0hwgpk/S220/496960.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_cRKb1nC2wBk/TVGs9anVeaI/AAAAAAAABIQ/W-fJ33KZOVw/s72-c/ohio-state.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-17461926.post-6762864132120201289</id><published>2008-03-31T06:29:00.009+03:00</published><updated>2008-03-31T08:23:54.408+03:00</updated><title type='text'>Fine-tuning Turkey’s Economic and Commercial Diplomacy in support of its EU accession process</title><content type='html'>&lt;p align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);font-size:130%;" &gt;&lt;strong&gt;Mehmet Öğütçü &amp;amp; Raymond Saner&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=17461926&amp;amp;postID=6762864132120201289#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);font-family:trebuchet ms;" &gt;&lt;strong&gt;[1]&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);"&gt;(Many thanks to the authors for their permission to publish this study in Düşünce Kahvesi.)&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);"&gt;Abstract&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Some consider economic and commercial diplomacy to be a fairly recent addition to the work of professional diplomats, who previously tended to concentrate almost exclusively on political tasks. Such diplomacy employs economic resources, either as rewards or sanctions, in pursuit of particular &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="Foreign policy" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Foreign_policy"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt;foreign policy&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt; objectives. This is sometimes called "economic statecraft"&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=17461926&amp;amp;postID=6762864132120201289#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt;[2]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Commercial work, like other functional sectors, consular or cultural, was traditionally viewed with disdain, and represented a secondary career track for high-flying diplomats. However, in a globalised and interconnected world, economic and commercial diplomacy has gained added currency and led to persistent calls for “less geopolitics, more economics and commerce”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Turkey’s quest for EU membership will become more realistic, imminent and less threatening if a pro-active economic diplomacy could be pursued, as complementary to the traditional emphasis on the country’s geostrategic importance and bridging role between Islam and the West.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);"&gt;Overview&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;There has been much talk in the streets of Brussels over whether or not the French President Sarkozy will continue blocking Turkey’s EU accession as repeatedly promised during his election campaign and first months of his presidency. He and the German Chancellor Merkel keep referring to a “privileged partnership” with Turkey instead of what the European Commission document published on November 6, 2007 under the heading of “Enlargement Strategy and Main Challenges 2007-2008” envisaged: “accession” as a full member “as soon as the technical conditions are met, in line with the Negotiating Framework of October 2005 and the Council decision of 11 December 2006.&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=17461926&amp;amp;postID=6762864132120201289#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt;[3]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;In the coming period, despite some slow-pedaling in the reform process on the Turkish side over the past few years and significant reluctance on the part of some EU members, the chances of Turkish accession will likely be stronger if Turkey can continue its recent economic recovery at a time of expected global recession and turn it into sustainable growth over the next decade.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;This could possibly reduce or eliminate concerns among EU skeptics about Turkish accession being too costly and too destabilizing in economic and social terms&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=17461926&amp;amp;postID=6762864132120201289#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt;[4]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt;. An effective deployment of economic and commercial diplomacy in this context by the Turkish government, private sector and civil society, as well as international organizations in which Turkey is a member will be of great value in clarifying that this 73-million nation will join the EU as an asset and not as a liability. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt;…&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);"&gt;How to negotiate with the EU?&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;There have never before been accession negotiations that are so controversial among EU member states and so charged with uncertainties and serious political and economic impediments as Turkish accession is now. It is absolutely essential that both sides should agree on an imaginative, constructive problem-solving approach to produce a successful conclusion of this process. The economic and commercial diplomacy must complement the political considerations now at hand given that Turkey’s economic powerhouse can well impress on the discussions in Brussels, which will for sure not be on the basis of a “business-as-usual” mandate&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=17461926&amp;amp;postID=6762864132120201289#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt;[5]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Equally or even more important is to ensure that the negotiations will pave the ground for the EU governments at the end of the process to convince their public that Turkey does not enter the Union as an “alien” but as a truly “European” society and state, while at the same time respecting its culture, religion and priorities. This should be declared a priority from the very beginning, i.e. from the formulation of the negotiating mandate for the European Commission. It goes without saying that the process begun by Europe's leaders in Brussels will have to be completed by the politicians of the future – probably during the lifetime of at least three new governments in each country.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Given the high degree of domestic controversy that the Turkish dossier causes, the governments may not have any interest in keeping the Turkish accession issue visibly on the public agenda until such a time that positive public perception of Turkey could be generated. Most EU leaders would prefer to put the issue on the backburner by “leaving the concrete task of preparing and conducting the negotiations mainly to the European Commission”&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=17461926&amp;amp;postID=6762864132120201289#_ftn6" name="_ftnref6"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt;[6]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;However, it is important that the EU governments commit a greater degree of political attention to the negotiations than they have done in past negotiations. And this attention should be constantly present throughout the accession process and not be restricted to so-called crucial dossiers or crucial moments, such as free movement of people, common agricultural policy, and financial and institutional issues. If it were left to the normal negotiations procedures, the process leading to its conclusion would likely encounter a serious risk of failure along the way. Therefore, accession negotiations are (and must be) aiming at full membership, avoiding the recurrence of discussions about alternatives to Turkish membership.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Considerations about the EU’s ability to function effectively are likely to be a regular feature of the negotiations with Turks. This can result in a slowing down of negotiations if the EU members fear that a premature Turkish accession would overload the Union&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=17461926&amp;amp;postID=6762864132120201289#_ftn7" name="_ftnref7"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt;[7]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt;. It is this concern that already now can be seen behind the almost unanimous declarations by leading EU politicians that Turkish accession would require a period of ten years or more before it could be accomplished. Also the rules for opening and closing each of the 31 chapters ensure the possibility of putting brakes onto the process. Another issue which needs to be addressed by the EU and the Turkish diplomats concerns the Cyprus conflict which in itself will demand creativity and professional competence on all side to find a solution to this long lasting conflict. Without a solving the Cyprus conflict, EU-Turkey negotiations will most likely face another major hurdle which could stall the whole accession process.&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=17461926&amp;amp;postID=6762864132120201289#_ftn8" name="_ftnref8"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt;[8]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt;&lt;br /&gt;Turkish negotiators will naturally react to what they might consider to be an unjustified special, discriminatory, treatment in comparison with other former and even future candidate countries, although they often characterise themselves as a special case in other areas. The Turks are also aware that accession negotiations are not a level playing field, unlike a “classical” negotiation between two states on an equal footing. Accession does not mean a negotiated merger of the Union with a respective candidate, but an intense and often painful process of mostly one-sided adaptation to the EU by a state accepting the Union’s demands for accession. This inherent imbalance in any accession process will likely become accentuated in the case of Turkey, given the fact that the basis of the process is not an invitation by the EU but a decade-long demand and pressure by Turkey. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);"&gt;However, it is important for the Euro-negotiators to take a hard look at Turkey’s particular circumstances. In the course of the negotiations Turks are likely to press for longer transition periods, derogations and financial/technical assistance for the necessary adjustments, as well as for a tactful approach from Brussels to win the hearts of the Turkish public at large.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);"&gt;Need for change in mindset and institutional structures&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);"&gt;Professional boundaries between business and diplomacy have gradually become blurred. States champion economic development and trade relations in today's global economy, which is increasingly interconnected and interdependent. Foreign Service, government, business, and universities need each other's special expertise to be effective in the global market place. The Internet has also changed greatly the power relationship.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);"&gt;In this new era, European and Turkish diplomats should be geared towards better articulating and executing a sound, well-resourced and result-oriented economic/commercial diplomacy at bilateral, regional and multilateral levels. It would be unfair to discount the hard and diligent work performed by many Turkish diplomats in support of economic diplomacy initiatives; but the root problem has been that their efforts are not part of a well-defined and institutionalized strategy that strives to achieve synergies with other governmental departments and the private sector under strong political leadership.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);"&gt;Hence, energetic personal efforts or inclusion of hundreds of commercial diplomats and business diplomats in the entourage of the Prime Minister during foreign visits are not the solution if the groundwork has not been properly done. There is an acute need for a serious fine-tuning of the mindsets and institutional rigidities to reconcile the divergence of understanding and interests between those who pursue the maximization of private profits and those who seek to maximize the public good and benefits. The end-result that we all strive to achieve should be to enhance the country’s competitiveness, prosperity in the global system while at the same time ensuring its security and foreign policy goals.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;/span&gt;&lt;div  style="text-align: justify;font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);"&gt;What else can be done?&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt;&lt;p style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);"&gt;It would be unfair to discount the hard and diligent work performed by many Turkish diplomats in support of economic and commercial diplomacy initiatives, but the root problem has been that their efforts are not part of a well-defined and institutionalized strategy that strives to achieve synergies with other governmental departments and the private sector under strong&lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.turkishdailynews.com.tr/article.php?enewsid=15112" target="_new"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt; political leadership&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;/span&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt;It is true that, whichever way one looks at it, the geography of Turkey is unique. Turkey is the eastern frontier of Europe and the western frontier of Asia. It is at the same time a part of the Balkans, the Caucasus and the Middle East. The Balkans is its access to Western Europe. The Black Sea is a bond between Turkey, Russia and Ukraine. The Caucasus is its opening to &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.turkishdailynews.com.tr/article.php?enewsid=15112" target="_new"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt;China&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt; over the Central Asian republics. And finally, the Middle East and the Mediterranean link it with the Arab peninsula and Africa.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt;However, there is little evidence of the effective use that Turkey has made of such a wide international exposure, particularly for establishing or &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.turkishdailynews.com.tr/article.php?enewsid=15112" target="_new"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt;consolidating&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt; its market presence in these regions. In most of the foreign trade and &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.turkishdailynews.com.tr/article.php?enewsid=15112" target="_new"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt;investment&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt; statistics of Southeast Europe, Central Asia, Russia, Ukraine and Caucasus, Turkey trails behind many OECD countries.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt;There is certainly room for a wider, imaginative economic diplomacy in these regions, but not the types of the initiatives such as the Black Sea Economic Co-operation, the Economic Co-operation Organization, the D-8 or the Turkic Summit process, which were announced with great fanfare but have not (so far) progressed much due to the lack of clear &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.turkishdailynews.com.tr/article.php?enewsid=15112" target="_new"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt;leadership&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt; and a vigorous follow-up of their agenda. The need is strongly felt for Turkey to consider the relative importance and perceived benefits of such initiatives that it launched and come up with a realistic assessment of its priorities believed to serve the foremost economic (and foreign policy) interests.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt;There should be a clear vision of how all these elements can be transformed into Turkey's economic and trade interests in concrete terms, who should be in charge of their implementation and what the benchmarks would be by which to judge their performance. Otherwise, the rhetoric will continue to prevail.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);"&gt;Some areas where action will be needed by the Turkish Government include, inter alia:&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;· Lead a renaissance of professionalism.&lt;/span&gt; Replacing outdated practices of workforce management, creating new professional opportunities, and making a commitment to sustained professional development are required to change the existing business/diplomacy culture. Therefore, there is need to reform personnel practices by recruiting regional and management specialists and creating an economic and commercial diplomacy service to augment the career service with functional expertise, and create electronically-linked teams to take advantage of the expertise of area and functional specialists serving in far-flung locations.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;· Upgrade information technology to corporate standards.&lt;/span&gt; The acquisition of new technologies must be geared to supporting the key priorities of diplomacy. To this end, an information strategy should be developed, supportive of democratization and transparency in international relations; and a state-of-the-art computers and electronic c connectivity should be set up for the effective acquisition, management and dissemination of information.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;· Move economic and commercial diplomacy from the sidelines to the core of diplomacy.&lt;/span&gt; Diplomacy must be proactive in promoting Turkish policies and values, and interactive in engaging domestic and foreign publics. For this purpose, it is essential to re-define public diplomacy to include education and early public engagement in the conduct of diplomacy, and amend legislation to improve communication with the Turkish public; and inaugurate a Global Affairs presence on the Internet to strengthen international cooperation and address global issues.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;· Focus greater attention and higher priority on economic diplomacy. &lt;/span&gt;To ensure Turkish competitiveness in the global economy, Turkey must strengthen its ability to expand regional and global markets and assist Turkish business abroad. In this context, Turkish Business &amp;amp; Information Centers in the Big Emerging Markets should be established, to be managed by a public-private consortium; and an officer-exchange program between Turkish business and government should be initiated to strengthen commercial representation abroad.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);"&gt;Final word&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt;The history of European integration is one of innovation in design and policy. Trans-national processes are continually being innovated - that is why the EU can take on enlargement. As a new member, Turkey will bring aspects that current members will also have to adapt to. Therefore, rather than focusing on the results of individual reforms, the 'accession process' should be geared towards assisting Turkey's transformation in a constructive way.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt;The new Turkish politicians are more willing to change and are more receptive to influences from the outside than in the past&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=17461926&amp;amp;postID=6762864132120201289#_ftn9" name="_ftnref9"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt;[9]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt;. It is now necessary to take advantage of this historic opportunity to influence Turkish politics and its economy through the process of accession negotiation.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt;More importantly, the EU leaders should judge Turkey on the basis of its potential economic and geostrategic importance from today to 2023 and what the future holds for Europe by then - not on the narrow and short-term interests of today. With Turkey the EU will gain not only a rich cultural diversity, but also a considerable manufacturing capacity, entrepreneurship, and better foreign security policy outreach to the key regions of the world, i.e. Russia, the Balkans, the Middle East, the Caucasus and Central Asia.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt;Two terms of government may suffice to fundamentally change the face of Turkey for the better, while the EU will also be going through changes. One should recall that the founding father of modern Turkey, Kemal Ataturk, had accomplished the bulk of his revolutionary modernising vision for the country in a period of only 15 years (1923-1938) and did so between the two destructive world wars and in great deprivation. Even more can be achieved over the next two decades in the era of rapid globalisation.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt;Then, it is not science-fiction to predict that both Turkey and the EU will be starkly different from what they are today and it is in their hands to shape their common future starting now, rather than speculating on the fears to come. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 102, 0);"&gt;Full-text available &lt;span style="color: rgb(153, 153, 153);"&gt;(pdf/27pages),&lt;/span&gt; click &lt;/span&gt;&lt;a href="http://dusuncekahvesi.googlegroups.com/web/M.Ogutcu.R.Saner.EconomicDiplomacyTurkey.pdf?gda=D00j7V0AAABXSGJ0ktbhwKQUmxOeeT7cbe2Uhc3NTspf5RbHKjvUIWG1qiJ7UbTIup-M2XPURDTz-RNZNsEL1zyOeKSroar4LWWc-dkiiUb2m-d-qTfCIsQqktqN729_5DecnXenHYw"&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);"&gt;here&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;/span&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;/p&gt;&lt;/span&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a title="" style="" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=17461926&amp;amp;postID=6762864132120201289#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 51, 0);font-family:courier new;" &gt;[1]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 51, 0);font-family:courier new;" &gt; This paper represents the views of its authors and not those of any organisation they are associated with. &lt;strong&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);"&gt;Mehmet Öğütçü&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; is a London-based senior multinational business executive, a former Turkish diplomat and Organization for Economic Cooperation and Development (OECD) director. He can be reached at &lt;/span&gt;&lt;a href="mailto:ogutcudunya@yahoo.co.uk"&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 51, 0);font-family:courier new;" &gt;&lt;strong&gt;ogutcudunya@yahoo.co.uk&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 51, 0);font-family:courier new;" &gt;&lt;strong&gt;.&lt;/strong&gt; &lt;strong&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);"&gt;Raymond Saner&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; is professor, University of Basle, Switzerland, Organisation and International Management. He also serves as Director, DiplomacyDialogue, CSEND, Geneva. He can be reached at &lt;/span&gt;&lt;a href="mailto:saner@diplomacydialogue.org"&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 51, 0);font-family:courier new;" &gt;&lt;strong&gt;saner@diplomacydialogue.org&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 51, 0);font-family:courier new;" &gt;&lt;strong&gt;.&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 51, 0);font-family:courier new;" &gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=17461926&amp;amp;postID=6762864132120201289#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 51, 0);font-family:courier new;" &gt;[2]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 51, 0);font-family:courier new;" &gt; Raymond Saner, L. Yiu, International Economic Diplomacy: Mutations in Post-modern Times, Discussion Papers in Diplomacy, Netherlands Institute of International Relations “Clingendael”, s.10. &lt;/span&gt;&lt;a title="http://www.transcend.org/t_database/pdfarticles/318.pdf" href="http://www.transcend.org/t_database/pdfarticles/318.pdf"&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 51, 0);font-family:courier new;" &gt;http://www.transcend.org/t_database/pdfarticles/318.pdf&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=17461926&amp;amp;postID=6762864132120201289#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 51, 0);font-family:courier new;" &gt;[3]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 51, 0);font-family:courier new;" &gt; Turkey's pre-accession strategy, consulted at europa.eu/scadplus/leg/en/lvb/e40113.htm&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=17461926&amp;amp;postID=6762864132120201289#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 51, 0);font-family:courier new;" &gt;[4]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 51, 0);"&gt;&lt;span style="font-family:courier new;"&gt; Turkey and the EU: How to achieve a forward-looking and mutually beneficial accession by 2014, Mehmet Ogutcu, 24 March 2005, &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.turkishdailynews.com.tr/article.php?enewsid=8699"&gt;&lt;span style="font-family:courier new;"&gt;http://www.turkishdailynews.com.tr/article.php?enewsid=8699&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=17461926&amp;amp;postID=6762864132120201289#_ftnref5" name="_ftn5"&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 51, 0);font-family:courier new;" &gt;[5]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 51, 0);font-family:courier new;" &gt; Whither Turkey’s EU Accession? Perspectives and Problems After December 2004, Heinz Kramer at &lt;a href="http://www.aicgs.org/c/kramer_turkey.shtml"&gt;http://www.aicgs.org/c/kramer_turkey.shtml&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=17461926&amp;amp;postID=6762864132120201289#_ftnref6" name="_ftn6"&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 51, 0);font-family:courier new;" &gt;[6]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 51, 0);font-family:courier new;" &gt; Ibid. Heinz Kramer&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=17461926&amp;amp;postID=6762864132120201289#_ftnref7" name="_ftn7"&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 51, 0);font-family:courier new;" &gt;[7]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 51, 0);font-family:courier new;" &gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 51, 0);font-family:courier new;" &gt;« Changing Parameters in U.S.-German-Turkish Relations: Future Scenarios”, held on September 20, 2004 in Berlin. &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.aicgs.org/advisor/index.shtml"&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 51, 0);font-family:courier new;" &gt;AICGS Advisor&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 51, 0);font-family:courier new;" &gt;, September 30, 2004. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=17461926&amp;amp;postID=6762864132120201289#_ftnref8" name="_ftn8"&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 51, 0);font-family:courier new;" &gt;[8]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 51, 0);font-family:courier new;" &gt; For more information on the complexities of the Cyprus conflict see: “External Stakeholder Impacts on Official and Non-Official Third-Party Interventions to Resolve Malignant Conflicts: The case of a failed intervention in Cyprus” by Raymond Saner and Lichia YiuCenter, International Negotiations”, 6,3, 2001 ed. William Zartman.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=17461926&amp;amp;postID=6762864132120201289#_ftnref9" name="_ftn9"&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 51, 0);font-family:courier new;" &gt;[9]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 51, 0);font-family:courier new;" &gt; Turkey's New Politics and the European Union, Pieter Ott, December 2003, &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.ceps.be/Article.php?article_id=172" target="_blank"&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 51, 0);font-family:courier new;" &gt;http://www.ceps.be/Article.php?article_id=172&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 51, 0);"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/17461926-6762864132120201289?l=dkyazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dkyazilari.blogspot.com/feeds/6762864132120201289/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=17461926&amp;postID=6762864132120201289&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/17461926/posts/default/6762864132120201289'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/17461926/posts/default/6762864132120201289'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dkyazilari.blogspot.com/2008/03/fine-tuning-turkeys-economic-and.html' title='Fine-tuning Turkey’s Economic and Commercial Diplomacy in support of its EU accession process'/><author><name>Düşünce Kahvesi</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://4.bp.blogspot.com/_cRKb1nC2wBk/TJdo8vK0qdI/AAAAAAAABGE/p6VVK0hwgpk/S220/496960.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-17461926.post-4745706477503504081</id><published>2007-10-03T04:34:00.000+03:00</published><updated>2007-10-14T04:02:37.623+03:00</updated><title type='text'>The Reasons for the AKP's Strong Commitment to the EU Process</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;&lt;strong&gt;When Domestic Meets With International: &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;&lt;strong&gt;The Political Transformation of Turkey, 1997-2004&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Trebuchet MS;color:#000099;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#666600;"&gt;&lt;strong&gt;Engin I. Erdem, &lt;span style="color:#993300;"&gt;Florida International Univ.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000000;"&gt;&lt;strong&gt;Social Science Research Network&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#ffffff;"&gt;...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;The Reasons for the AKP’s Strong Commitment to the EU Process&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Trebuchet MS;color:#000099;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;The Council’s decision to open the negotiations with Turkey clearly represents a major turning point in the history of Turkey-EU relations. The decision also gratified the AKP government’s strong commitment to the EU cause. The AKP leader Erdogan’s tour of Europe following the November 3 elections, the adoption of four EU harmonization law packages in 2003, the 2004 May constitutional amendment, the adoption of a new penal code in September 2004, the workings of the reform follow-up group to ensure the effective implementation of legislative changes can be considered to be major indications for such a commitment. Moreover, the Copenhagen European Council of December 12-13, 2002, and the Commission’s regular reports for 2003-2004 acknowledged the firm determination of the AKP government to undertake democratization and human rights reforms on the path of EU membership. Furthermore, several pro-EU statements made by the AKP leaders, Erdogan and Gul, the AKP’s party program (entitled “Development and Democratization”), and the AKP’s government program indicated the party’s strong commitment to the prospective of EU membership.75 &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;The critical question here is to explain why the AKP had such a commitment. The question deserves attention particularly when one considers that Erdogan’s AKP has substantially differed from Erdogan’s past as a proponent of political Islam. The AKP was founded on August 14, 2001 following the closure of the Virtue Party (FP-Fazilet Partisi) by the constitutional court on June 22, 2001.76 The Virtue Party had been established after the ban on the Welfare Party (RP-Refah Partisi) by the court on January 16, 1998. Violation of the principle of secularism was the major reason for the constitutional court to close the FP and RP.77 Like the previous two parties, the National Order Party (MNP-Milli Nizam Partisi, 1970-71) and the National Salvation Party (MSP-Milli Selamet Partisi, 1972-1980), the FP and RP were representatives of Necmettin Erbakan’s National View Movement (MGH-Milli Görüş Hareketi). The movement has constituted the center of political Islam in Turkey over the past three decades. Overall, it had a religious and nationalist perspective on politics and society. It also had uneasy relations with Turkey’s secular regime and the West. Erbakan, the leader of the movement, has defined the European Union/Community as a “Christian Club”, and gave priority to the Muslim world in Turkish foreign policy. Overall, Erbakan’s movement has had a very antagonistic approach to the West including Europe. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Like Erbakan, the AKP leaders Erdogan and Gul had anti-Western views until the late 1990s. For example, Gul, the key figure behind the recent reforms on the path of EU membership, was arguing against the EU membership in March 1995 when he was a member of the parliament from the Welfare Party. In a parliamentary session concerning the Customs Union agreement between Turkey and the EU, he harshly criticized the agreement in particular, and the EU in general. The following part from his speech shows that Gul (and his party) had a very antagonistic, essentialist and homogenizing view of Europe/EU at that time: &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;"&gt;It’s certain that Turkey will not enter into the European Union; that has been said by Europeans; by all prominent European politicians. All European philosophers have said that, because the European Union is a Christian Union. We are not saying that: that has been said by Delors who was the head of the European Union in the past, has been said by ex-British prime minister, that has been said by all Europeans, everybody knows that.78&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;The Welfare Party came into power following the December 24, 1995 elections. With 21.4 percent of votes, the party won 158 seats out of 550 making it the parliament’s largest political party. It formed a coalition government (Refah-Yol) with the True Path Party (DYP). The Refah-Yol coalition, led by Necmettin Erbakan, was ousted from power through the indirect military intervention of “the 28 February process”. The Turkish military forced Erbakan’s government to implement eighteen decrees regarding the secular character of the regime by a statement announced by the National Security Council on February 28, 1997.79 The Turkish generals considered that Erbakan’s party a threat against Turkey’s secular regime due to its ‘Islamist’ character. Along with the 28 February statement, the military followed a political campaign, including the press, business and ‘civil society’ to end the Refah-Yol coalition.80 Under heavy pressure from the military, Erbakan resigned on June 18, 1997.81 On January 16, 1998, the constitutional court decided to close the Welfare Party, and banned Erbakan from politics for five years. The end of Refah-Yol government and the closure of RP demonstrated the limits of political Islam in Turkey’s secular system. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;The 28 February process and its aftermath have resulted in important transformations among the Turkish Islamists. On the one hand, ‘traditionalist Islamists’ have continued to follow a religious and nationalist line. They also have had very skeptical views about the West and the European Union.82 The Felicity Party (Saadet Partisi), that was established following the closure of Virtue Party, represents this group of Islamists. The party has widely remained in the shadow of Necmettin Erbakan, the leader of National View Movement. ‘Innovationist/reformist Islamists’ including R. Tayyip Erdogan and Abdullah Gul, on the other hand, have had different reflections on the 28 February process (Cizre and Çınar 2003: 322-328). &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;First, they have had a more pluralistic and liberal view of democracy in contrast to the instrumentalist approach. Now, democracy is no longer a means to reach an Islamic ‘just order’, rather, it has been considered as an intrinsically good system of government. 83 Second, the reformist wing has reconciled with Turkey’s secular system to a great extent. The Justice and Development Party, founded by Erdogan and Gul in August 2001, has always refuted the ‘Islamist’ label for their party.84 Rather, they have argued that the AKP is a ‘conservative democratic party’ that attributes great importance to pluralist democracy, human rights, civil society, fundamental rights and freedoms, traditional values and family.85 Third, the ‘reformist Islamists’ fundamentally changed their views about the European Union (Duran 2004: 131-135, Dagi 2001: 40-46). In contrast to the antagonistic views of the West and the EU in their past, they have begun to take European democracy and its human rights norms as points of reference for Turkey’s political reforms. It is particularly important that they have had strong commitment to Turkey’s prospective EU membership to have a better democracy in the country. For this reason, it is not a coincidence that the AKP’s party program of ‘Development and Democratization’ has widely converged with the EU’s Copenhagen criteria.86 Moreover, the AKP has viewed Turkey’s EU membership as the best case against the ‘clash of civilizations’ thesis.87 In other words, the party has attributed a strategic dimension to Turkey-EU relations in the context of peaceful and cooperative Islam-the West relations.88 &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;The transformation of political Islam following the 28 February process has had a significant impact on the evolution of Turkey-EU relations during the period of the AKP’s majority government. Ideational changes caused by this process have led to the emergence of the conservative democratic party that has a strong commitment to the country’s bid for the EU membership. In contrast to the anti-Western, anti-European parties of the National View Movement such as the Welfare Party, Erdogan’s AKP has had such a commitment, and succeeded to launch the accession negotiations with the EU following the impressive reforms accomplished in 2002-2004. The AKP case presents a good example to show how ideational changes at the domestic level could have substantial foreign policy consequences.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#ffffff;"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Although ideational changes in Turkey’s political Islamists in the aftermath of the 28 February process have been the key dynamic behind the AKP’s strong commitment to the EU membership, interest-related factors have also been relevant to a certain extent. First, a democratizing Turkey on the path of EU membership would provide the best guarantee for the political survival of ‘reformist Islamists’ represented by the AKP (Dagi 2001: 46, Tocci 2005: 80). The closure of four political parties of the National View Movement in the past three decades has demonstrated the limits of political Islam in a country where the highly secular military plays an active role in politics. Then, fulfillment of the EU’s Copenhagen criteria, which requires the democratic civilian-military relations, will enhance the power of AKP in the political system. Thus, the AKP’s strong commitment to the EU process has also been related to these concerns. Additionally, the EU related reforms are expected to ensure the full enjoyment of fundamental rights and liberties. It is particularly important that, the reforms concerning freedom of thought, expression and religion are essential to the AKP’s mostly pious and conservative voters. Finally, strong commitment to the EU process has provided a source of legitimacy for the AKP in the eyes of the military and other Westernist-secular elite in the country. (Tocci 2005: 80) That has been especially relevant for the first months following the November 3 elections. At that period, the AKP succeeded in overcoming the existing concerns about its ‘Islamist’ past by pursuing an active diplomacy before the Copenhagen European Council of December 12-13, to launch the accession negotiations. Summing up, all of these interest related factors have been remarkably relevant for the party’s strong commitment to the EU membership goal, along with the ideational changes mentioned earlier. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;...&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#ffffff;"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#990000;"&gt;&lt;strong&gt;Full-text is available at:&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://ssrn.com/abstract=1013126"&gt;&lt;span style="color:#666600;"&gt;http://ssrn.com/abstract=1013126&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#ffffff;"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/17461926-4745706477503504081?l=dkyazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dkyazilari.blogspot.com/feeds/4745706477503504081/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=17461926&amp;postID=4745706477503504081&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/17461926/posts/default/4745706477503504081'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/17461926/posts/default/4745706477503504081'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dkyazilari.blogspot.com/2007/10/causes-of-akps-strong-commitment-to-eu.html' title='The Reasons for the AKP&apos;s Strong Commitment to the EU Process'/><author><name>Düşünce Kahvesi</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://4.bp.blogspot.com/_cRKb1nC2wBk/TJdo8vK0qdI/AAAAAAAABGE/p6VVK0hwgpk/S220/496960.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-17461926.post-2613373110823177329</id><published>2007-07-02T02:22:00.000+03:00</published><updated>2007-07-04T02:23:54.040+03:00</updated><title type='text'>Turkey: a major regional power to engage or confront Iran</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_pgB3bXAJpVk/RomTzpqLG2I/AAAAAAAAAFk/Q9sfMwt786Y/s1600-h/turkey-iran.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5082756170029669218" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_pgB3bXAJpVk/RomTzpqLG2I/AAAAAAAAAFk/Q9sfMwt786Y/s320/turkey-iran.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;strong&gt;Mehmet Öğütçü&lt;/strong&gt;1&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#666600;"&gt;International Advisory Board Member&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#666600;"&gt;Windsor Energy Group&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Turkey, Iran’s next door neighbour, long-standing historic rival and the largest military/economic power in the region, remains the only country, which can genuinely engage or confront Iran in the region (Middle East, Caspian basin, and Central Asia). This holds particularly true at a time when speculations have intensified about a possible US/Israeli air strike or more targeted sanctions against Iran due to the nuclear standoff with the West. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Turkey fears that a nuclear Iran may upset the delicate balance of power in a combustible region, where no single country looks dominant2. At the same time, Turkey does not wish to undermine the recent improvement in bilateral relations with Iran. Iran is unlikely to make any progress on the nuclear issue given its past track-record of tactical delays in complying with the demands by the International Atomic Energy Agency for comprehensive inspections in Iran3. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;In this unfolding situation, Turkey is not only expected to play a crucial role in support of, or against, such moves; it will also be deeply affected by the consequences of an escalated tension between Washington/Tel Aviv, Brussels and Tehran. For one thing, Turkey has declared unequivocally that its territory or airspace will not be used in any military operations against Iran. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;In a departure from its traditional foreign policy and after decades of passivity, Turkey is now emerging as an important diplomatic actor in the Middle East in response to structural changes in its security environment since the end of the Cold War. Iran is considered as both a partner (Iraq, energy exports) and competitor (Central Asia/Caucasus) in Turkey’s new proactive regional diplomacy. An impending Iranian crisis or accommodation can ignite a series of long-term economic, domestic and external security, as well as foreign policy challenges for Turkey. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;&lt;br /&gt;Iran’s growing nuclear capability and the boosting of its current stock of missiles creates a new security environment and the need for appropriate responses from Turkey’s military establishment. A nuclear Iran is likely to heighten Turkey's interest in missile defence. Yet, current plans for deploying elements of a US missile defence system4 in Poland and the Czech Republic are designed to provide protection against only long-range missile threats from Iran and North Korea, and they exclude southern Europe and Turkey, effectively dividing Europe into two unequal zones of security. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;This is bound to reinforce Turkey's sense of insecurity and its disenchantment with its western allies since it already faces a threat from Iran's short and medium-range systems, some of which can reach parts of eastern Turkey. In the face of a nuclear-armed Iran, Turkey may not seek out nuclear programmes of its own because, at least for now, it is perceived and perceives that it is not the reason Iran has sought to "nuclearise" in the first place. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Another area where Turkey and Iran do not see eye-to-eye is Central Asia/Caucasus. An aggressive posture by a nuclear-armed Iran could lead to an intensification of the political and cultural/economic competition throughout the Central Asia states - regardless of their ethnic composition. The involvement of Russia and China in this evolving situation as Iran’s strategic partners makes the picture even more complicated5. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;The Iranian leadership recognizes the energy demand realities that limit the consequences of U.S. economic sanctions. Therefore, Tehran's long term solution is found within the calculus of supply-and-demand: regardless of U.S. sanctions, countries experiencing high growth rates and/or rapid industrialization (China6 and India) or countries that have large populations with no indigenous hydrocarbon resources (Western Europe) will trade with Iran, regardless of the ongoing tension. In addition, the current insurgency in Iraq, along with the consistent insurgent tactic of targeting oil pipelines there, has an impact on the markets and will continue to place countries such as Iran - regardless of the regime's nature or ideological affiliation - on the VIP list of oil and gas dealers7. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Despite all the rhetoric about coercive measures, for the time being, the US seems to be walking a fine line with Tehran and warns that all options are on the table. Yet, Washington's options are limited by its current military engagements in Iraq and Afghanistan, by fear of a shock to global oil prices8, by a reluctant Congress, and by the less-than-united front from UN Security Council permanent members. However, the tension is likely to escalate in the later part of this year as the Iranian intransigence could harden and the US asserts that no level of Iranian uranium enrichment and expansion of influence across the region are acceptable. US President George Bush has called the row with Iran a "grave national security concern"9 and considers Turkish support essential in containing it. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;When the Iranian question inevitably flares up again, it will no doubt generate further complexities and uncertainties for the Ankara strategists10. Turkey’s leadership has already faced a serious dilemma in responding to growing pressure from both Washington and Tehran. Ankara will feel further heat to make a critical choice in what promises to be a “permanent state of crises” in its region. This is of particular importance because an indecisive stance as was the case with Iraq, which has cost Turkey dearly in Northern Iraq, is no longer an easy option. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;&lt;br /&gt;Turco-Iranian ties have notably improved over the past several years after an icy period marked by Turkish accusations that Iran was sheltering anti-Turkish groups. Bilateral tension over charges that Iran wants to undermine Turkey's secular system is "a thing of the past", in the words of the Turkish Foreign Minister Abdullah Gül. The turmoil in Iraq, which neighbours both countries, has also brought them closer and Ankara has lobbied Tehran for a peaceful resolution of its row with the West over its nuclear programme. Ankara has noted Tehran's enhanced co-operation in combating Kurdish rebels, who are also active in Iran, at a time when Washington and Tel Aviv turn a blind eye. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Turkey is well aware of its relatively limited role in the resolution of the situation, but recognises that this, when considered together with the present Iraqi debacle, could transform into “a matter of life and death” for its security and indeed future survival, let alone the serious economic ramifications it has to live with. Taking side in a future Iranian crisis actively or passively will likely determine the future direction of the efforts to push ahead the “Kurdish independent state” designs. The incentives could thus increase for Turkey to sympathise with Iran in alleviating the Kurdish threat11 unless Washington provides solid assurance and takes actions for Iraq’s territorial integrity in tandem with Ankara. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;The role of the EU should also be borne in mind. Turkey's goal of entering the European Union will not merely rely on a series of economic and humanitarian overtures of submission, but also on what it chooses to do in response to a nuclear Iran and disintegrating Iraq. However, the disillusionment with progress in EU accession negotiations, particularly the “Sarkozy/Merkel factor”, could seriously reduce Brussel’s leverage over the increasingly independent-minded and assertive Ankara on critical regional issues. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;In view of the US’s perception of Iran as a major threat to its interests in the Middle East, Turkey as a third country will have somewhat limited leverage or influence to change this perception. Indeed, the US leaders have all along made it clear that such a role is not expected of Turkey. The historic rivalry and lack of trust between Turkey and Iran too make this very difficult practically. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;Historic overview&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;The tangled relationship between the rulers and people of Asia Minor (Turkey) and Persia (Iran) is as old as history, beginning from the days when modern-day western Turkey formed the outpost of the Persian Empire. There was continuous rivalry between the Roman/Byzantine empire based in Anatolia with its capital at Constantinople and Sasanian Empire of Persia. Both fought for the control of Mesopotamia, now known as Iraq. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;&lt;br /&gt;But in the 7th century Muslim Arabs broke through and converted Persia to Islam. Later the torch was taken by Seljuks and Ottomans who Turkified and Islamised Asia Minor and beyond into Europe. The Sunni Ottomans and the Shia Safavids of Persia fought for the control of Iraq, but the Ottomans finally prevailed. However, the Persians succeeded in converting many Turks to the Shia sect, now known as Alevis. Until the 18th century, the struggle between &lt;/span&gt;&lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Safavid_dynasty" target="_blank"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Safavid Persian&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Shi" target="_blank"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Shi'ism&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt; and the &lt;/span&gt;&lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Ottoman_Empire" target="_blank"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Ottoman&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt; version of Islamic orthodoxy continued to remain an important dimension of the combative relationships between the two empires. Although further relations were guided by the mutual fear of weakness and distrust, it wasn't until 1847 when &lt;/span&gt;&lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Qajar" target="_blank"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Qajar&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Iran" target="_blank"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Iran&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt; and the &lt;/span&gt;&lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Ottoman_Empire" target="_blank"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Ottoman Empire&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt; reached a substantial peace &lt;/span&gt;&lt;a href="http://en.wikipedia.org/w/index.php?title=Treaty_of_Erzurum&amp;action=edit" target="_blank"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Treaty of Erzurum&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;, beginning a century of peace. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;In modern times, Turkey's founder Kemal Ataturk and Iran’s ruler Reza Shah were like-minded in their desire for westernisation and modernisation, even though the latter did not succeed. The first "Treaty of Friendship" between Iran and Turkey was signed in Tehran on 22 April 1926. The basic principles included “friendship, neutrality and non-aggression towards each other”. The agreement also included “possible joint actions to groups in the territories of both countries which would try to disturb peace and security or who would try to change the government of one of the countries”. This policy was indirectly aimed at the internal problems both countries had with their Kurdish groups. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;After the Second World War, to protect themselves against the Soviet Union, both Turkey and Iran joined the US-led military alliances, like the short-lived Baghdad pact with Pakistan (that included Britain with the US as an observer), the Central Treaty Organization, and an economic agreement, the Regional Co-operation for Development. Iran withdrew from both alliances after the 1979 Islamic Revolution. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;During the Iran and Iraq war in the 1980s, while almost landlocked Iraq was Turkey's second largest trading partner, Iran was not far behind. Turkey adopted more or less a neutral line. But soon the rivalry between Turkey and Iran emerged again, but this time in Central Asia. Afraid of Iran and its fundamentalist brand of Islam, the West supported Turkey and even Russia preferred Turkey to Iran in Central Asia.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;The relations between &lt;/span&gt;&lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Iran" target="_blank"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Iran&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt; and &lt;/span&gt;&lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Turkey" target="_blank"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Turkey&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt; have been generally peaceful, but are certainly not free of serious strains at times, particularly since the Islamic Revolution in 1979. Iran's interest in getting its own12 Caspian and Central Asian oil/gas directly to the Gulf and to Europe via Turkey today dominates the top agenda of the Turkish-Iranian relations, alongside the security concerns involving the Iranian anti-regime groups and separatists Kurds. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Iran’s manipulation of the &lt;/span&gt;&lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Kurds_in_Turkey" target="_blank"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Kurdish and Islamic groups as perceived in Turkey&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;, its cosy relations and tactical alliance with &lt;/span&gt;&lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Armenia" target="_blank"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Armenia&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt; and &lt;/span&gt;&lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Greece" target="_blank"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Greece&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;, its marriage of convenience with Russia and China, and treatment of the Turkic Azeris which number 25 to 30 million are among the most contentious issues. The competition for sphere of influence in Central Asia and the Caspian, Turkey’s alliance with the US and &lt;/span&gt;&lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Israel" target="_blank"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Israel&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;, and Turkish influence in &lt;/span&gt;&lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Azerbaijan" target="_blank"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Azerbaijan&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt; also figure prominently in shaping the course of the bilateral agenda. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;The economic co-operation is set to expand further as both countries are complementary to one another13. Bilateral trade between the two countries stood at $2.4bn in 2003. The volume is expected to reach $10bn at the end of this year from $6.7 bn in 2006 of which only $1.1bn was Turkish export14. The bulk of Iranian sales to Turkey are in the form of oil and natural gas, carried via a pipeline linking the two neighbours15. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Ankara has been pressing Tehran to reduce the high tariffs it imposes on Turkish industrial goods in a bid to balance bilateral trade. Both sides agreed to sign a preferential trade agreement after the Turkish and Iranian officials draw up a list of products the accord will cover. Other areas of co-operation include oil, gas16 and the petro-chemical industry, joint industrial production projects like automobile manufacturing, boosting co-operation on transportation and investment projects on mass housing. Both countries are part of the &lt;/span&gt;&lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Economic_Cooperation_Organization" target="_blank"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Economic Co-operation Organization&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;17. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;The Turkish government has hinted that the prospect of more UN sanctions against Iran over its nuclear programme would not deter Turkey from seeking more trade with its eastern neighbour – at least until such measures are adopted and enforced by the international community. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;Interim allies on the Kurdish problem&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Kurds, who make up 14 percent of Iran's population, have long complained of discrimination in Iran and show growing signs of unrest in the region bordering Iraq and Turkey. Likewise, Turkey’s “Kurdish problem” has become further aggravated in recent months. Today, Ankara and Tehran increasingly share a cause that unites them: the fight against the PKK and the PJAK, the Iranian wing of the PKK. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;PJAK, which operates in the mountains of northern Iraq and adjacent areas of Iran, has around 3,000 members18. The two separatist groups remain geographically close. PJAK's base camp is located on the southern slopes of Mount Qandil, Iraq, currently within PKK-held territory while the PKK's base camp is on the western side of the mountain. Journalists visiting Qandil have reported that entry to PJAK's home base is granted only after passing through several PKK-run checkpoints en route. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;The traditional Kurdish-populated regions span Turkey, Iran, Iraq, and Syria. The separatist groups are based in a mountain range of northern Iraq that stretches into Turkey and Iran. The Kurdish provinces of northern Iraq are currently the country's most stable and prosperous area. But, the Iranians and Turks, both with large Kurdish ethnic groups, fear Kurdish success in creating an autonomous (and eventually independent) state in northern Iraq, whose growing prosperity could encourage their own Kurdish-origin populations. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;So they are sending troops, tanks and artillery to the frontier to seal off the borders, which sends a message: If the US-backed Iraqi government does not clamp down on Kurdish separatists who use Iraq as a base for cross-border attacks against Turkey and Iran, they could do it themselves. This has left the US in a quandary. If US forces take action they risk alienating Iraqi Kurds, the most pro-American group in the region. And, if they do not they risk increased tensions - and possibly worse, with two powerful rivals. Neighbouring Iran clearly seeks to lure Turkey away from its traditional moorings to the West and “the Kurds may be just the wedge they need”19. Some Turks assert that while "Americans talk the talk, Iranians walk the walk regarding the PKK," reflecting the public attitude on the issue. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;This is an ironic situation because both sides in the past have accused the other of sheltering dissidents and separatists. The Iranians have manipulated Iraqi Kurds as did the Russians with the Iranian Kurds during the Second World War encouraging them to declare the Mahabad Republic, which after the Russian withdrawal in 1946 was annihilated. Iran gave shelter and arms to Iraqi Kurds and the PKK. So after the 1979 revolution the Iraqis supported Iranian Kurds. But unlike Iraq, Iran and elsewhere, the Kurds in Turkey are better integrated with other citizens. Tehran provided safe haven to the PKK for launching attacks on Turkey - a country whose secular democracy stands in diametric opposition to Iran's regime.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;More recently, however, Tehran's policy seems to have considerably changed. Turkey in return has agreed to put the Iraq-based People's Mujahedeen, Iran's main opposition group, on its terror list. Iran's involvement in the PKK/PJAK problem has proven to be a successful public diplomacy tool, winning over Turkish public opinion. Unlike during the 1990s, when most Turks took issue with Tehran due to its support for the PKK and other issues (e.g., the assassination of secular Turkish intellectuals by Islamist terrorist cells), the Turkish media now portrays Iran as a friendly country that is helping Ankara against the PKK. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Let us not forget that nearly 20 percent of the population of Iran in the East and North East is of Turkic origin and speaks Azerbaijani, which is very close to the modern Turkish language, although they are Shias by tradition. The overwhelming majority of the Azeris of Iran are good citizens of Iran, with a varying range of views on the Islamic republic, ranging from rejection to endorsement through acquiescence of varying degrees of willingness. The supreme Iranian spiritual leader Ali Khameini is an Azeri Turk and by tradition an Azeri Turk serves as the chief of the Iran’s armed forces. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Of late they have been developing a distinct orientation to assert their ethnic, language and cultural identity20 in the face of Iranian pressure, and as a result of efforts to reawaken Azeri nationalism by external powers (to make the Azeris a "soft belly" for Iran in times of possible confrontation with Tehran). The Iranian leadership is concerned that Ankara may try to manipulate the Azeris of Iran when time comes. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;The Turkish-Israeli ties and Iran&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a name="0.1_01000002"&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Although there are ups and downs in the relationship, Turkey remains the most important partner of Israel in the Middle East. Tel Aviv believes that Tehran should be "prevented from becoming a nuclear power" and that Turkey should be on Israel's side21. Prime Minister Olmert implied in one of his recent visits to Ankara that Turkey can play a co-ordinating role with other Arab countries in Israel's policy of targeting Iran. He also expressed appreciation for Turkey's role in certain problematic issues between Israel and Syria, the Palestinian factions as well as the Black Sea-Red Sea gas pipeline project. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Turkey's wide-ranging co-operation on military and intelligence issues and a plethora of bilateral agreements with Israel are unlikely to lead to any joint action against Iran's nuclear programme. Nobody expects this. In fact, the true nature of military agreements between Turkey and Israel concluded in the 1990s and operational since then have never been clear, although Israel is regularly taking part in the 'Reliant Mermaid' naval exercises and 'Anatolian Eagle' aerial exercise. While the Israeli fighter planes have been conducting training flights in the Turkish airspace from the airbase in Konya, the Israeli commandos have been receiving snow training in the Bolu Mountains for some time. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;A recent kidnapping (or defection as it now seems more likely) of the former Iranian Deputy Defence Minister Ali Reza Asgari22 was blamed on Israel. Asgari, who is believed to have information on Iran’s nuclear plans, was on a personal trip and vanished after arriving in Turkey from Damascus. Israeli security experts23 gave some credence to the Iranian allegation that Israel was involved, but they also suggested Asgari had defected. Israel might consider Asgari a prize worth the price of potentially embarrassing Turkey, one of the few Muslim countries to maintain ties with Israel. Indeed, this incident caused a chill in the Iranian-Turkish relations. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;In recent months, Ankara has lost some faith in Israel as Tel Aviv prefers a weak and decentralized Iraq, if not a divided one. Turkey’s deepening anxiety about Kurdish aspirations of independence has been fuelled by Israeli interference and training of Kurdish peshmerga. Turks have embarked upon a high-profile diplomatic effort to bolster relations with the Arab and Muslim world, which were blighted by Israel's 1996 military agreements with Turkey. Ankara has moved swiftly to settle its disputes with Syria and is gradually normalizing its relations with Iran. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;Energy partnership&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Energy trade and investment represent an important dimension of the expanding Turco-Iranian economic co-operation. Turkey’s ability to establish itself as an energy transport hub, particularly in natural gas, will depend partly on an array of intergovernmental business and security arrangements with Iran – a country which has so far been excluded from Caspian/Central Asian hydrocarbon routes. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Many of those interested in seeing Turkey as a secure corridor for Caspian/Central Asian energy wish to develop alternatives to strong reliance on Russian and/or Iranian energy. By 2010, it is expected that 19% of Turkey’s natural gas supplies will be obtained from Iran and 58% from Russia. Turkey has ambitions to become an energy corridor for Iranian, Russian and Central Asian oil and gas to Europe, the Middle East and further afield. Thus Turkey is aware of the need for good relations with Iran to realize its regional ambitions and to maximize its diversification of energy sources24. Ankara and Tehran have already initiated co-operation in natural gas sales and transportation to Turkey and Europe. However, conflicting interests of many actors in energy issues make a smooth bilateral co-operation difficult to sustain. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;To start with, Iran does not want Turkey to re-export its gas to third countries25 under a $23bn, 1996 agreement signed when then-Turkish Prime Minister Necmettin Erbakan visited Iran26. But, Iran often fails to comply with the terms of this deal, reducing the volume (and the quality) of gas it has to ship to Turkey. For example, in the middle of a cold winter, on 23 January 2006, the daily flow of 165,000 bbl/d of Iranian gas to Turkey was decreased to 31,450 bbl/d. Although Iran cited technical failures for the problem, some analysts in Turkey contend that the decrease was Tehran’s way of punishing Turkey because Ankara had just retracted an invitation to Iranian President Mahmood Ahmadinejad. Possible economic sanctions against Iran caused by its nuclear programme could also endanger this co-operation.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;The Nabucco gas pipeline, an ambitious project that seeks to diminish Europe’s dependence on Russian gas, involves Iranian gas as well. The 3,300-kilometer pipeline would transport Azeri, Kazakh, Turkmen, and Iranian gas to Romania, Hungary, and Austria. At its nominal capacity, the pipeline would transport the energy equivalent of about 500,000 bbl/d. European support for Nabucco increased in the months following the Russia-Ukraine gas dispute. Notwithstanding Nabucco’s popularity, the project faces both political and economic obstacles. Nabucco presents just one option for Iran to use its gas. Even if Iran opts for Nabucco, Iran’s recent behaviour—indicating it might use gas as a diplomacy tool, much like Russia does— is another impediment to the project. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Another agreement between Ankara and Tehran provides the Turkish Petroleum Corporation with the opportunity to explore oil and natural gas in Iran, an offer Tehran has rejected for more than a decade, while the second is about the transfer of Turkmen natural gas via Iranian territory, a move that is expected to concern Washington which is against bypassing the Caspian in terms of gas transfer. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Ankara and Tehran have also agreed to establish a joint natural gas-powered electricity generation plant on the Turkish-Iranian border. They are upgrading existing power lines and building additional lines. Both sides want to multiply by 2.5 the capacity of the two existing power lines27. Turkish Energy Minister Hilmi Guler explained that both countries would give each other electricity according to their changing needs. They also discussed a barter system under which mutual investments would be paid with electricity, as well as proposals to build dams and natural gas- or oil-fuelled power stations. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;Final word&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;The recent surging influence of Iran in the Gulf, Afghanistan, Iraq and Central Asia has made Tehran a major force to reckon with in any equation regarding this region. Those who have seen Iran as being on the cusp of dramatic internal change have been wrong. Iran enjoys great wealth, is the most powerful external influence in Iraq, and holds considerable sway over both Hamas and Hezbollah. A speculated US attack on Iran might not only fail to destroy all facilities, but it would further radicalize the Arab and Muslim worlds. Military action against Iran would also drive the price of oil to new heights, increasing the chances of an international economic crisis and a global recession. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;As a result, Iran's leaders are now remarkably self-confident. To the extent that this attitude prevails, it will be harder to persuade Iran to co-operate with the international community. While the US, the EU, Russia, and China are in broad agreement that the advancement of a military nuclear programme in Iran is unacceptable, they have not yet reached a consensus on how to stop Iran. Russia and China seem genuinely to believe that the most effective means is "inducement," not pressure. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;From Turkey’s standpoint, the present Iranian question will not be easily resolved as it is likely to linger on for many years to come, irrespective of the immediate economic or military actions. Failing to respond to the expectations of Washington and Tehran will certainly put Turkey under enormous strain and make it suffer from the permanent state of crises in its neighbourhood. There will also be serious effects on Turkish domestic and foreign/security politics. Indeed, the US debacle in Iraq could drive Turkey, Syria and Iran into each other's arms as all fear chaos and disintegration in Iraq in the coming years.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Whatever the scenario vis-à-vis Iran in the period ahead, a western response to Iran without considering Turkey is unlikely to succeed, independently of other considerations. Turkey, as the most powerful regional power with close ties to both Iran and anti-Iranian major powers, will have to figure prominently both in its design and implementation. Its co-operation with neither Washington/Brussels nor Tehran should not be taken for granted. The long-term national interests and the painful Iraqi experience will likely dictate Ankara’s position, with the full knowledge that Turkey, under any scenario, will be deeply affected from the consequences of actions by, and against, Iran. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Trebuchet MS;color:#ffffff;"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;color:#000099;"&gt;[1] This paper represents the author’s personal views and not those of any organisation he is associated with. Thanks are due to Christiaan van den Hout, Prof. Mustafa Aydin and Rachel Odams who kindly offered suggestions on the text. Ögütçü is currently working for a major energy multinational based in London. A former Turkish diplomat and senior OECD/IEA staff in Paris, he is the author of numerous books including, inter alia, “China’s Quest World-wide for Energy Security” (IEA, 2000), “Eurasian Energy Prospects and Politics: Need for a Western Strategy” (Energy Charter Treaty, 1994), “Asian Energy Security Concerns and Geopolitical Implications for the Middle East, the Indian Ocean and the Central Asia” (IDSA New Delhi: February 2003), International Investment for Development (OECD, 2005), and “A 2023 Dream for Turkey” (2006, Forum Istanbul). He can be contacted at ogutcudunya@yahoo.co.uk&lt;br /&gt;[2] Iran, its neighbours and the regional crises, edited by Robert Lowe and Claire Spencer, Chatham House, August 2006, http://www.chathamhouse.org.uk/publications/papers/view/-/id/409/&lt;br /&gt;[3] U.S. expects no breakthrough in talks over Iran's nuclear issue, 26 June 2007, People’s Daily.&lt;br /&gt;[4] Iran calls missile threat to Europe 'joke of the year', Tehran, 3 June 2007, AFP.&lt;br /&gt;[5] In order to preserve its relationship with Iran, which is important for political, economic, and security reasons, Russia has protested against any plans to impose economic sanctions on Iran. Since Russia maintains the strongest economic ties to Iran among the current negotiating coalition - including the US, the EU, and China - it will be the most likely to suffer the repercussions of economic sanctions. Russia has established clear boundaries. Should Iran overstep them, Moscow would take a very different approach. Russia does not share US concerns regarding Iran in adjacent regional zones, but rather views Tehran as a strategic partner, especially in Central Asia and the Caucasus. Moreover, Moscow views the preservation of ties and cooperation with Iran—a state that has problematic relations with the West—as a means of ensuring that Russian interests in the Middle East and Caspian regions will be taken into consideration.&lt;br /&gt;[6] China imports around 12% of its crude from Iran (bettered only by Japan at around 14%).&lt;br /&gt;[7] ''Nuclear Iran: Repercussions for Turkey and Saudi Arabia'', &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.pinr.com/bios.php"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;color:#000099;"&gt;Jonathan Feiser&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;color:#000099;"&gt;, PINR Washington, 28 January 2005.&lt;br /&gt;[8] Iran, as OPEC’s second-largest oil exporter and with its position on the strategically crucial Strait of Hormuz, largely controls the climate of the current negotiations. Energy analysts predict that sanctions on Iranian oil would lead to skyrocketing crude prices that could potentially cripple the global economy. Worst-case scenarios envision U.S. military action that would lead to Iran cutting off its vast oil supplies, with prices at least tripling overnight. Iran initially stated that it would not use oil as a weapon in the nuclear dispute, but a 20 June 2007 statement reminded that Tehran would be ready to capitalise on its position in world oil and gas markets in the event of an US attack.&lt;br /&gt;[9] The United States has never ruled out a military option to halt Iran's controversial nuclear drive, which it claims is a cover for efforts to build the atomic bomb. Iran insists it has a right to uranium enrichment to make nuclear fuel as a signatory of the Non-Proliferation Treaty and says its atomic programme is solely aimed at energy generation.&lt;br /&gt;[10] Turkey has witnessed two significant changes in its immediate neighbourhood since the founding of the Republic in 1923. The first wave of change came with the collapse of the USSR and Turkey found itself as a neighbour to the three new states which emerged from the Soviet Union: Azerbaijan, Georgia and Armenia (if the maritime borders to Ukraine and Russia are excluded). The second wave of change is currently underway in Iraq, to be followed by Iran in the foreseeable future. This continuity in the wave of changes brings about huge risks and opportunities for Turkey.&lt;br /&gt;[11] Both countries send message to U.S.-backed Iraqis: clamp down on Kurdish guerrillas or they will, Louis Meixler, &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.azstarnet.com/news/131136"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;color:#000099;"&gt;Arizona Daily Star Online&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;color:#000099;"&gt;, 28 May 2006.&lt;br /&gt;[11] &lt;/span&gt;&lt;a title="Iran" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Iran"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;color:#000099;"&gt;Iran&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;color:#000099;"&gt; has the world's second largest reserves of conventional crude oil at 133 gigabarrels, although it should be noted that both &lt;/span&gt;&lt;a title="Canada" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Canada"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;color:#000099;"&gt;Canada&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;color:#000099;"&gt; and &lt;/span&gt;&lt;a title="Venezuela" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Venezuela"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;color:#000099;"&gt;Venezuela&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;color:#000099;"&gt; have larger reserves if &lt;/span&gt;&lt;a title="Non-conventional oil" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Non-conventional_oil"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;color:#000099;"&gt;Non-conventional oil&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;color:#000099;"&gt; is included. Iran averages about 1.5 gigabarrels per year.&lt;br /&gt;[13] If a decision is taken to implement economic sanctions against Iran, Turkey’s expanding economic ties will suffer enormously. The most adverse impact of the sanctions will be felt in the transportation sector (each year 15,000 Turkish trucks transport goods to this country and Central Asia via Iranian territory), and tourism (annually 1m Iranians come to Turkey on tourism).&lt;br /&gt;[14] Turkey, Iran move to boost trade, AFP, February 21, 2007. Turks lobby for these to be dropped to 4 percent. These rates (by Iran) reach up to 40 percent in machinery and electronics, 70 percent in textiles and 100 percent in automotive industry. However, average rate of protection implemented by Turkey on Iranian industrial products was below 4 percent. Turkey reminded that Economic Cooperation Organization Trade Agreement (ECOTA) between Turkey and Iran was signed three years ago but it is not in force yet.&lt;br /&gt;[15] &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.turkishpress.com/news.asp?id=164230"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;color:#000099;"&gt;http://www.turkishpress.com/news.asp?id=164230&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;color:#000099;"&gt;, 25 February 2007, announced at an Ankara meeting of the Turkey-Iran 19th Joint Economic Commission, co-chaired by the Turkish trade minister Kursad Tuzmen and Iranian Foreign Minister Manuchehr Motaki.&lt;br /&gt;[16] With oil and gas transiting from Central Asia to Iranian Gulf ports, Iran would strengthen its position in the Gulf, essentially in relation to Saudi-Arabia, potentially also in relation to Iraq. Emerging as a Central Asian power would also reinforce Iran's position in relation to the Gulf neighbours.&lt;br /&gt;[17] There are a number of other past regional initiatives involving Turkey and Iran.&lt;/span&gt;&lt;a name="Current_relations"&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;color:#000099;"&gt; In July 1937 a Treaty of Non-aggression was signed between Turkey, Iran, Iraq and Afghanistan. This treaty was known as the Sa'adabad Pact. The purpose of this agreement was to ensure security and peace in the Near East. In August 1955, a mutual security-pact between Iran, Turkey, Iraq, Pakistan and Britain – called CENTO (Central Treaty Organization), followed in July 1964 by the creation of RCD (Regional Cooperation for Development), aimed at joint economic projects between Turkey, Iran and Pakistan.&lt;br /&gt;[18] The PKK, PJAK, and Iran: Implications for U.S.-Turkish Relations, Washington Institute, PolicyWatch #1244, &lt;/span&gt;&lt;a title="Soner Cagaptay" href="http://www.washingtoninstitute.org/templateC10.php?CID=3"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;color:#000099;"&gt;Soner Cagaptay&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;color:#000099;"&gt; and Zeynep Eroglu, June 13, 2007&lt;br /&gt;[19] 5 February 2007, Turkish Daily News.&lt;br /&gt;[20] True, northerners and southerners differ due to nearly two centuries of separate social evolution in &lt;/span&gt;&lt;a title="http://en.wikipedia.org/wiki/Russia&amp;#10;blocked::http://en.wikipedia.org/wiki/Russia&amp;#10;Russia" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Russia" target="_blank"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;color:#000099;"&gt;Russian&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;color:#000099;"&gt;/&lt;/span&gt;&lt;a title="http://en.wikipedia.org/wiki/Soviet_Union&amp;#10;blocked::http://en.wikipedia.org/wiki/Soviet_Union&amp;#10;Soviet Union" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Soviet_Union" target="_blank"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;color:#000099;"&gt;Soviet&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;color:#000099;"&gt;-influenced Azerbaijan and &lt;/span&gt;&lt;a title="http://en.wikipedia.org/wiki/Azarbaijan_(Iran)&amp;#10;blocked::http://en.wikipedia.org/wiki/Azarbaijan_(Iran)&amp;#10;Azarbaijan (Iran)" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Azarbaijan_(Iran)" target="_blank"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;color:#000099;"&gt;Iranian Azarbaijan&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;color:#000099;"&gt;, but the &lt;/span&gt;&lt;a title="http://en.wikipedia.org/wiki/Azerbaijani_language&amp;#10;blocked::http://en.wikipedia.org/wiki/Azerbaijani_language&amp;#10;Azerbaijani language" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Azerbaijani_language" target="_blank"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;color:#000099;"&gt;language&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;color:#000099;"&gt; unifies Azeris and is mutually intelligible with &lt;/span&gt;&lt;a title="http://en.wikipedia.org/wiki/Turkmen_language&amp;#10;blocked::http://en.wikipedia.org/wiki/Turkmen_language&amp;#10;Turkmen language" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Turkmen_language" target="_blank"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;color:#000099;"&gt;Turkmen&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;color:#000099;"&gt; and modern &lt;/span&gt;&lt;a title="http://en.wikipedia.org/wiki/Turkish_language&amp;#10;blocked::http://en.wikipedia.org/wiki/Turkish_language&amp;#10;Turkish language" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Turkish_language" target="_blank"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;color:#000099;"&gt;Turkish&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;color:#000099;"&gt;. The Azeris, like Turks and Turkmens, are traced to the Turkic &lt;/span&gt;&lt;a title="http://en.wikipedia.org/wiki/Oghuz_Turks&amp;#10;blocked::http://en.wikipedia.org/wiki/Oghuz_Turks&amp;#10;Oghuz Turks" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Oghuz_Turks" target="_blank"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;color:#000099;"&gt;Oghuz&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;color:#000099;"&gt;, who moved into the Caucasus from &lt;/span&gt;&lt;a title="http://en.wikipedia.org/wiki/Central_Asia&amp;#10;blocked::http://en.wikipedia.org/wiki/Central_Asia&amp;#10;Central Asia" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Central_Asia" target="_blank"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;color:#000099;"&gt;Central Asia&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;color:#000099;"&gt; in the 11th century, as opposed to the Turkic Kipchak, from whom Kazakhs and Krygizh are drawn.&lt;br /&gt;[21] &lt;/span&gt;&lt;a name="content"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;color:#000099;"&gt;Israel seeks an alliance with Turkey against Iran&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;color:#000099;"&gt;, Milli Gazete, 18 February 2007&lt;br /&gt;[22] Iran says West may have seized ex-defence official, Parisa Hafezi, 6 March 2007, Tehran, Reuters&lt;br /&gt;[23]Menashe Amir, an Israeli analyst of Iranian affairs, told Israel's Army Radio he had information indicating that Asgari's family was with him. "It's very possible that he decided to defect," Amir said.&lt;br /&gt;[24] Assessing Turkey’s Future as an Energy Transit Country, Daniel Fink, Research NoteS #11 Washington Institute.&lt;br /&gt;[25] Iran Warns Turkey About Reexporting Natural Gas, 25 February 2007, Turkish Daily News.&lt;br /&gt;[26] The agreement drew criticism at the time from opposition groups over potential ideological motivations on the part of Erbakan's pro-Islamic Welfare Party.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;color:#000099;"&gt;[27] &lt;a href="http://www.mmorning.com/ArticleC.asp?Article=4801&amp;CategoryID=6"&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;http://www.mmorning.com/ArticleC.asp?Article=4801&amp;amp;CategoryID=6&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Trebuchet MS;font-size:85%;color:#ffffff;"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#990000;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;The Reflection Cafe thanks to Mr. Öğütçü for his contribution.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;span style="color:#ffffff;"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/17461926-2613373110823177329?l=dkyazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dkyazilari.blogspot.com/feeds/2613373110823177329/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=17461926&amp;postID=2613373110823177329&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/17461926/posts/default/2613373110823177329'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/17461926/posts/default/2613373110823177329'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dkyazilari.blogspot.com/2007/07/turkey-major-regional-power-to-engage.html' title='Turkey: a major regional power to engage or confront Iran'/><author><name>Düşünce Kahvesi</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://4.bp.blogspot.com/_cRKb1nC2wBk/TJdo8vK0qdI/AAAAAAAABGE/p6VVK0hwgpk/S220/496960.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_pgB3bXAJpVk/RomTzpqLG2I/AAAAAAAAAFk/Q9sfMwt786Y/s72-c/turkey-iran.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-17461926.post-6464915577025093280</id><published>2007-03-27T14:28:00.001+03:00</published><updated>2008-02-27T06:57:01.205+02:00</updated><title type='text'>Kahve Dostlarından Gelenler (I)</title><content type='html'>&lt;a href="http://groups.google.com/group/dusuncekahvesi/files"&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);font-family:trebuchet ms;" &gt;&lt;strong&gt;Pax ve Uygulayıcısının Orient Macerası&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);font-family:trebuchet ms;" &gt;&lt;strong&gt;, &lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);"&gt;Daniyar Kosnazar&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);font-family:trebuchet ms;" &gt;&lt;strong&gt;O zaman, Shake it up şekerim&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);font-family:trebuchet ms;" &gt;&lt;strong&gt;, &lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);"&gt;Gülsen Feroğlu&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);font-family:trebuchet ms;" &gt;&lt;strong&gt;Aglama, iki gözüm biraz daha dur&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);font-family:trebuchet ms;" &gt;&lt;strong&gt;, &lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);"&gt;Gülsen Feroğlu&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);font-family:trebuchet ms;" &gt;&lt;strong&gt;Ay gidiyor, güllerim kanıyor&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);font-family:trebuchet ms;" &gt;&lt;strong&gt;, &lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);"&gt;Gülsen Feroğlu&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);font-family:trebuchet ms;" &gt;&lt;strong&gt;Her zaman sen yalancı, ben şahit&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);font-family:trebuchet ms;" &gt;&lt;strong&gt;, &lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);"&gt;Gülsen Feroğlu&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);font-family:trebuchet ms;" &gt;&lt;strong&gt;Aydınlanma&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);font-family:trebuchet ms;" &gt;&lt;strong&gt;, &lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);"&gt;Çağrı Dörter&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);font-family:trebuchet ms;" &gt;&lt;strong&gt;Varlıksal İlişki&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);font-family:trebuchet ms;" &gt;&lt;strong&gt;, &lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);"&gt;Çağrı Dörter&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);font-family:trebuchet ms;" &gt;&lt;strong&gt;Bilmek, Anlamak, Yapmak&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);font-family:trebuchet ms;" &gt;&lt;strong&gt;, &lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);"&gt;HB Paksoy&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);font-family:trebuchet ms;" &gt;&lt;strong&gt;MAYA, T.A.S., &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt;&lt;strong&gt;H.B Paksoy&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);font-family:trebuchet ms;" &gt;&lt;strong&gt;Kurgusal Kutsal Kurumlar&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);font-family:trebuchet ms;" &gt;&lt;strong&gt;, &lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);"&gt;H.B Paksoy&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);font-family:trebuchet ms;" &gt;&lt;strong&gt;İstesek de, İstemesek de&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);font-family:trebuchet ms;" &gt;&lt;strong&gt;, &lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);"&gt;H.B Paksoy&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);font-family:trebuchet ms;" &gt;&lt;strong&gt;Düşüncesel ve Bedensel Tutsaklıklar,&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);font-family:trebuchet ms;" &gt;&lt;strong&gt; &lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);"&gt;H.B. Paksoy&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);font-family:trebuchet ms;" &gt;&lt;strong&gt;Elma'nin İki Yarısı: Yöneten ve Yönetilen İlişkileri&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);font-family:trebuchet ms;" &gt;&lt;strong&gt;, &lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);"&gt;H.B. Paksoy&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);font-family:trebuchet ms;" &gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);"&gt;Cumartesi Dergisi&lt;/span&gt; 24. Sayı&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);font-family:trebuchet ms;" &gt;&lt;strong&gt;Foto Röportaj&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/17461926-6464915577025093280?l=dkyazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://dusuncekahvesi2.blogspot.com/2007/03/kahve-dostlarndan-gelenler-i.html' title='Kahve Dostlarından Gelenler (I)'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dkyazilari.blogspot.com/feeds/6464915577025093280/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=17461926&amp;postID=6464915577025093280&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/17461926/posts/default/6464915577025093280'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/17461926/posts/default/6464915577025093280'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dkyazilari.blogspot.com/2007/03/kahve-dostlarndan-gelenler-i_27.html' title='Kahve Dostlarından Gelenler (I)'/><author><name>Düşünce Kahvesi</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://4.bp.blogspot.com/_cRKb1nC2wBk/TJdo8vK0qdI/AAAAAAAABGE/p6VVK0hwgpk/S220/496960.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-17461926.post-116449711110626306</id><published>2006-11-26T23:03:00.000+02:00</published><updated>2006-11-28T03:38:38.976+02:00</updated><title type='text'>Yeşil Zeytin Tanesiydim, Sofranızda Kara Oldum</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#990000;"&gt;Gülse&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#990000;"&gt;n Feroğlu&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ffffff;"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Klavyede ‘k’ harfinin üzerine basarak yazdığınız yazının, pazarlamacı taktikli slogansal haberlerin yanında, beş bin kelimeyi geçmemesi istenen yorumlara alıştırıldığından sıkılacakların, ilk kelimesi klavye’yi okuyacaklarında, geçen bir saniyedir, an.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Ülke sınırları dahilinde, nerede olursanız olun, devlet büyüklerinin herhalde, kaybolmayı önlemek adına mimarisi, alt, üst geçidi, fıskiyesi, cadde ve sokaklarıyla, vatandaşlar gibi birbirine benzemesini istedikleri şehirlerin, her kazma vuruşta tanınamaz hale gelinen yollarında, geç kaldım’la sokağı hızla adımlarken, harcanan an’ları, guguk kuşlarının gözetimine bırakmışsınızdır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Yeşil ışığın yanmasını beklerken, asık suratlarıyla üstünüze üstünüze gelecek necip milletinizle az sonra, girişeceğiniz meydan muharebesinde, keşmekeşliğe söylendiğinizi duyacak; bölücüyü, teröristi, gözünden tanıma bilirkişiliğindeki çalışan, çalışmayan birinin, suç delili L’oreal’le boyanmış saçlarınızı göstererek, ‘ ….. hakaret etti’ haykırışıyla hedeflenip, katmerleşecek hainliğinizle, linç ihtimaliniz %99’ ken, o an’da, ömrün yavuz hırsızı, an’la ilgili değilsinizdir. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;O an, belirlemedikleri ama, saplandırıldıkları milli, dini hassasiyetlerin pençesinde, hoşlanmadıkları bir yorumu, el âlemin asırlar önce yazdığını, düşündüğünü, tartıştığını, beş yüz yıl sonra tartışabileni, yazanı bertarafta kullanacakların ürküntüsünde, düşünceniz durakta birikecek kuyrukta, can güvensizliğin açık ibaresi çantayı öne alma etkinliğine katılıp, yolunuza devam edeceksinizdir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Bilirsiniz ki, geçmişin sıkıntıları, geleceğin kaygıları arasında sersemletip, mutluluğu alo mutluluk hattında arattırdıklarının sayesinde, zengin, mesut yaşayanların kışkırtmasıyla, hırpalanmakla, yoksullukla geçen an’ların hıncını, parçaladıkları giysilerden, bedenlerden damlayan kandan çıkarıp ferahlayacaklara, doğal tepki lansesiyle müdahale etmeyenler, ‘başka türlü bunlarla baş edilmez’le güçsüzlüklerini, ölüme methiyede de ilkeliklerini kapatacaklardır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Cansiperane savunduklarının yalana bulandırıldığına içten içe inanmalarına rağmen, bir’ken on, yirmi olup, topluca saldırdıkları o an’da, atıkları her yumruk, her tekme, mahzenlerde saklandığından gün ışığına ancak, çıkabilen gerçeğedir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Suçlu da, Kuşadası’nı dolandıran, yöneten sahte kaymakamı, 1944 km. boyunca eşkali belirlenmiş katiller yerine, cezaevlerini protesto edenleri, gençlerini, 500 metrede yakalayanları, “ya Allah Bismillah, Allahü Ekber’le Türk”lük adına vatandaşlarını dövenleri, hepimiz kardeşiz’li katliamları yapanları, tacizcileri, başka bir ülkenin vatandaşıymışçasına görmezden gelemeyenlerdir. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Öldürenin, bombalayanın, kahramanlıkla şereflendirileceği, katillikle suçlanmadan cinayet işlenecek savaş gibi, imece usulü aktivite linçten, Standartlar Enstitüsünün ne düşünmeniz, ne hayal etmeniz gerektiği standardından sapıp, sevilmeyen kullar top on listesinde muhtemelen birinciliğe yerleştirileceğiniz ironi bu ya, düz mantıkla, bunları yapan torunların dedeleri neleri yapmıştır’ı düşünmeyerek, çağdaşlığın ‘…durmak yaraşmaz’ eşliğinde yürümekle yakalanamayacağını yazmayarak, geleneklere uyup susarak, kurtulacaksınızdır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Tüm toplumlarda bugünse devletin, hukukun sözdeliğinde vuku bulan, artınıza, eksinize bakmanızı erteleten, yaşaması bağnazlığın ikizi sevgisizlikle mümkün kılınacak linçin, kendine saygısızlığa evet dedirten kör ediciliğinde, gerçekten kaçma sendromunda debelenenlerle bir arada bulunma talihliliğinizde, ayna değişse de değişmeyen cehreleri seyretmekle yetineceksinizdir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Günü badiresiz atlatma becerisinde, planladığınızı bir yerlerde okuyup, yazamadın, fırsatın olmadı diye beklenecekmiydin’le kendinizle eğlendiğiniz bir an’da, aklınıza düşecek, üzerine büyük anlamlar yüklenen, soyutluğunda örneklenemeyen, Carpe Diem; anı, günü, hayatını yaşa’nın gülümseten çelişkisinde, an’da yaşanan, doyasıya özümsendiğinden unutulamayan ilk’ler, ilk aşk, bakış, okula başlama, horlanma, ……, değil gündelikse, caddeyi kaplayan pastel tonlardaki yapraklarla savrulan, toplu taşım araçlarına mahkum yaşamda, keyfini çıkarıp sahiplenemediğiniz an’ı belki, kimseler de yaşamamıştır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Hesap vermeme bahtiyarlığında günü yaşadığından şüphelenmeyeceğiniz tek canlı, ağustosböceğinin sergüzeştliğine tiradınızda, fabl’da ki akıbetini, yaz bitti, Kanarya adasına yolculuk vaktidir’le değiştirirken, biriken anlar, dakikaya, saate, totalde zamana dönüşen vakitler, perdeler açılıp, kapandığında hızla akıyorken, karıncalığınızda, yapmıyorum’la her şeyi, bir masanın üzerinde bırakmanın çekiciliğine galip gelecek zorundalıklara kurban edilen yaşam ve an, iç içeliğinde geçip gitmektedir, gitmiştir de.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#ffffff;"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Geçip giden, hafızanızda edindiği yeri bilemediğiniz onca andan, kısacık bir an, Richter ölçeğine göre 7,9 şiddetindeki “… verildi”nin çağrışımında, Nobel almış romancıyı linçleyen, soykırımı inkâr yasasını düşünce katlediliyor’la protesto eden aynı yüzler, geri dönen an’da, aynı karede işte, yanı başınızdadır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#ffffff;"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Otuz yaşına kadar babasından harçlık almanın kaygısızlığında, “gerçek zeka doğru veya yanlış olanı bilmekten çok, neyin uygun olduğunu bilmektir”le istediği yolu seçme hakkı kıskanılacak sevgili kul, apartman kokuları arasında neyimi, kimimi takipteyken, bir gün, ‘bir milyon Ermeni, otuz bin Kürt öldürüldü’yle tabudaki gize dokunuverecekti. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Dokunduğu canını yakınca, “sevinsek mi, üzülsek mi, bizden biri gibi göremiyoruz” yazanı, yalanlayacak tutarsızlığına mazeret bulmakta zorlanmayacağınız “demedim”i, yazınına hayran kulaklar da duyacaktı. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Söylediklerini sevhenle geri alma lüksünde, savını boşlukta bırakması, “ben pamuğa, yumoş derim hep’ teşbihleriyle, sevilmeyen kulların yanına paketlenmesiniyse önleyemeyecekti. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Ödül sonrası tsunaminin altında kalacakların, kitaplarının ismini o gün öğreneceklerin, okumadıklarından SATRE’le, PAMUK’un eserleri arasında ayrımla başlayacak cümleyi yazamayacakların, heyezanlarını sütunlara, Chat’e, Net’e, erkân-ı harbe taşıyacaklarındansa eminsinizdir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#ffffff;"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Zira, onca idamdan sorumluya Atatürk Barış Ödülünün verildiği, Nobel barış ödülünün Ku Klux Klan başkanına verilmesinin savunulabileceği ülkede, ödüller, emeğin karşılığında hak edene değil, kayrılana, seçilmişe sunulduğundan, başkalarının da aynı kriterle hareketine inanıp, her olayda görmek istediklerini görecekler, birinin başarısını hak etmişti yaklaşımıyla kutlama nasipsizliğini de, olağan davranış sayacaklardır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Kendilerini resmi görevli addedip, hasım bellediklerinin yanlışına, doğrusuna göre konumlanarak ikbal arayanlar, yeteneksizliklerinde hasetliklerini, ulvi değerler ‘vatan, lobi, satma’nın altına süpürüp, ezen daha ez’sinli, insan olmazsa sorun olmazlı, kendinden olan sübyancıyı hoş görüp, çocuk pornosun da istismar haberini okutturacak special aydın tavrında, post modern darbeyi bağıra basıp, post modern romancıyıysa dışlayacaklardır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Bu toprağın havasını soluyan, suyunu içen, aynı müfredatla eğitilen, kökeni, mezhebi ne olursa olsun herkese bulaşabilecek, anlamlı, anlamsız, yazdığını kendisi değil de ödülü romancı alsın diye hediye edeceklerin varlığını dahi ileri sürecekleri önermeleri, yoğun beyin fırtınasıyla mantıksal çerçeveye oturtup, hazırlayacakları komploların kurtarıcılığında; ötekini, haini yaratıp, aydınlığı da dibe vurduracaklardır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Ödülün, ülkeye verildiği algılamasında, CAMUS, CANETTİ, ….,’yle adı yüzyıllara taşınacağından, el birliğiyle çamura batırdıklarını, ihtiyacı olmadığı halde kurtarmada çareyi, faşizme karşı çıkıp, terk ettiği ülkesinden uzakta ödülü aldığında, ödülünü HESSE’i aklamada kullanmayacakları şaşırtacak müthiş atraksiyonla, üstadın Türk yanını ortaya koymada bulacaklardır. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Her beş kişiden birinin ruhsal problem yaşadığının açıklandığı Ülkedeyse, toz duman arasında aydınlanma çağını başlatacak devrim oluvermiş, altı okun yanına, yedinci ok özgürlük eklenmiştir de, kimsecikler fark edememiştir. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Düne kadar düşünceyi yasalarla sınırlayanlar, düşüncenin özgürlüğü için ayaklanmış, devrimin coşkusunda, kırdıkları televizyonun üzerinde tepişme kusuruna razılıkta, eksik kalansa, Seine’nin kıyısında, Voltaire’in özgür ruhuna dua da, yıllardır söylenen “yeşil zeytin tanesiydim, sofranızda kara oldum” Chanson’udur. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Onca kavganın sebeb-i müsebbibi, tarihçiler yazdığından mıdır ki, ayak bağı tarihiniz, geçmişinizle artık, yeni bir hayat almanın an’da zamanıyken, acaba, tarihi, kazananlar mı, kaybedenler mi yazmıştır sorusunun cevabı, dört yanlış bir doğruyu silerde mi gizlenmiştir? &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/17461926-116449711110626306?l=dkyazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dkyazilari.blogspot.com/feeds/116449711110626306/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=17461926&amp;postID=116449711110626306&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/17461926/posts/default/116449711110626306'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/17461926/posts/default/116449711110626306'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dkyazilari.blogspot.com/2006/11/yeil-zeytin-tanesiydim-sofranzda-kara.html' title='Yeşil Zeytin Tanesiydim, Sofranızda Kara Oldum'/><author><name>Düşünce Kahvesi</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://4.bp.blogspot.com/_cRKb1nC2wBk/TJdo8vK0qdI/AAAAAAAABGE/p6VVK0hwgpk/S220/496960.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-17461926.post-116679886799832115</id><published>2006-04-13T18:40:00.000+03:00</published><updated>2006-12-22T16:47:48.546+02:00</updated><title type='text'>Tarih Nedir?</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;Ilber Ortayli,&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; &lt;span style="color:#006600;"&gt;&lt;strong&gt;Türkiye Günlüğü&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#333333;"&gt;Sayı 39 Mart-Nisan 1996, ss.152-159.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;Tarih-derken, kelimelerin üzerinde durmak lazım. Bir tanesi historia, ikincisi tevârîh, üçüncü tabir bilhassa tarih felsefesi açısından geçecek olan res gestae'dir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;Historia latinlerin tarih kelimesi, aslı Yunanca; somut bir malzeme, müşahhas bir malzeme, bilgi demek. Arapçadaki tarih kelimesinin kökü ay bilgisi demek, yani takvim bilgisi; çok müşahhas. Res gestae ise, latin-cede 'res' şeyler demek; 'gestae' "hatt-ı harekât, tavır, hareket" anlamındadır. Demek ki Titus Livius'un büyük eserine baktığımız zaman, Res gestae Populi Romanı 'Roma halkının serencamı, şanlı, yürüyüşü' demek olabilir. Bu Augustos-Claudius devrinde yaşayan Romalı tarihçinin eserinin adı. -Almanca tarih kelimesi 'Geschichte' hikâye demek, story değil ama; 'olmuş' anlamı var içinde çünkü.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;Tarih dendiğinde Heredot akla geliyor. Ama eserini okuduğunuzda burada 'tarih nedir' diye şaşırabilirsiniz. Bir yerde olayları anlatıyor; fakat olayları anlatmaktan çok o yerin coğrafyasının tahlili, çevrenin tahlilini yapıyor. Bu tahlili yaparken bir müesseseyi, bir âdeti, bir olayı anlatmak için kimi zaman rivayetlere dayanıyor; hattâ kimi zaman mitolojiye kadar gittiği oluyor. O zaman bunun tarih ve gerçeklikle ilgisi ne diyorsunuz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;Yani destandan nasıl ayrılıyor? Çok basit: Onun -mitolojinin aksine- doğrudan doğruya yaşadığı gün ve çevreden hareket etmesi söz konusu. Bu bir sağlam yöntem. Netice itibariyle gözlediğine, gördüğüne, tahkik ede-bildiğine dönüyorsun. Görünen ve dokunulan öbür bilgiyi ayıklayabilir. Gerçi bu ayıklanan bilgi de (mitoloji) kültürel yapıyı veriyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;Yunanlılar aslında tarihi çok seven adamlar değiller; Araplar gibi, İranlılar gibi değiller. Çok geriyi merak ettikleri yok. Çok pragmatik insanlar, bir bakıma. Etrafa bakıyor, 'bu nedir' diye. Bu duygu var; bu aidos'tur işte: Gördüğü müşahhas bir şeye bakmak. Gidiyor Mısır'a, şu şu tanrılar var, Teb şehri var, diyor ve bunun köküne iniyor. İran'a gidiyor, hanedana bakıyor, onların böyle âdetleri var, veraset sistemleri şöyle, diyor. Bunun etrafında tarih yazıyor. Adeta bugünkü, yirminci yüzyılın pragmatik yaklaşımı gibi. Heredot'ta tarih olarak başka milletlerden soyutlanan, tecerrüd ettirilen bir Yunan medeniyeti tarzı yok. Meselâ siyasî rejimleri monarşi, demokrasi v.s.yi savunan muhayyel dört kişiye tartıştırıyor. Biri İranlı ve monarşiyi savunuyor; tartışmayı da o kazanıyor. Dolayısıyle barbar denen kavram Yunanlılar tarafından tahkir edici mânâda kullanılmış değil. Yunanlı için barbar, hiç tespit edemediği, tanımadığı, dilini anlamadığı tipin (etnik tipin) bir tür adlandırılması. Tıpkı Macarların Almanlara bir zaman 'dilsiz', 'nemeth' demesi gibi. Nemçe oradan geliyor. Dilini anlamıyor; bütün mesele o. Yoksa etrafı, coğrafyayı tedkik için Heredot'ta böyle çok enteresan bir yaklaşım vardır ve okuduğunuz zaman görürsünüz ki yaptığı belirli gerçeğin etrafındaki rivayetleri toplamak. Fakat tam anlamıyla mitolojiden de kurtulamamıştır. Kendisinden sonra gelen Thukydides'e baktığımızda, ki Peleponnes savaşları'nı yazar, bu tür saplantılar yoktur. Meselâ Thukydides Peleponnes savaşlarını ne İlyada gibi yazıyor ne de Heredot gibi. Son derece müşahhas bir yaklaşımı var. Söylediği şu: "Troya savaşı büyük bir savaş değildi; küçük kayıklarla geldiler, o zaman gemiler büyük değildi. Savaşın on yıl sürmesi Akhalıların aç kalıp etrafı yağmalamalarındandı". Böyle son derece sağlam, küçümseyen bir mantık var. Ele aldığı Peleponnes Savaşları'nda bu tutum var. Atinalılar, Ispartalılar ve ittifak halindeki diğer şehir devletleri birbirleriyle hangi temel üzerinde entrika yapıyorlar? Bunu günü gününe kaydetmek gibi bir keyfiyet söz konusu. Bu ise çok önemlidir ve ifası göründüğünden çok zordur. Meselâ Damat Ferid ve İstanbul cephesi ile Anadolu cephesini tasvir edenler, orada bir kavmin dramını, birbirlerini nasıl yediklerini, nasıl ayrı düştüklerini, mantık veya mantıksızlıklarını Thukydides kadar iyi tarif edemiyorlar. Demek ki Thukydides'de tam bir soğukkanlılık var. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;Sonra harbe tanrıların müdahale edişi. Biliyorsunuz Yunan mitolojisinin büyüklüğü (ki aslında orijinal değil ve Yunan mitolojisinin kaynakları, yani tanrılar, tanrıçalar ve bunların fonksiyonları esas itibariyle eski Mezepotamya'dan, Anadolu'dan gelmedir, belki hiç bir milletin mitolojisi orijinal değil) insan hayatına, toplum hayatına dair çok esaslı bir gözlemde bulunmaları ve tanrıları da o toplumun içine sokmalarında. (Bu tabiî çok naiv, çocuksu bir şey. Biz Eski Yunan'ın bu çocuk ruhunu seviyoruz; yoksa medeniyetin işbaı olarak görmek aklımıza gelmez.) Troyalılar- ' la Akhalılar savaş ediyor, tanrıları da işin içine karışıyor. Sanki ülkücülerle solcular kavga ediyor da politikacılar bu işe burnunu sokuyor, akıl öğretiyor gibi. Yani insanî, kötü, haris, habis, yerine göre de iyi figürler. Meselâ savaş tanrısı Ares cıyak cıyak bağıran, provakatör biri; Romalıların Mars'ı gibi kuvvet ve satvetin temsilcisi değil. Athena çok akıllı geçinen bir kadın; fakat Paris onu en güzel diye seçmediğinden, elmayı ona vermediğinden, kaprisli. Afrodit bütün güzelliği ve kadınlığıyla Troyalıları tutuyor; fakat akıl veremiyor. Böyle, cemiyetin içinde, perde arkasındaki ikinci grup adamlar gibi ortalığı karıştırıyorlar.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;Bu yapılaşma ve uslûb Thukydides'te söz konusu değil. Ne kâhinlerin kehanetini, ne tanrıların karışmasını bu olaylara dahil ediyor. Hattâ hadiseye tenkit getiriyor: 'Böyle olmasaydı, şunu yapmasalardı başka türlü bir sonuç çıkacaktı' falan diyor. Bir muhakeme tarzı var. Sosyal tarih lafı etmeden yapılıyor. Thukydides'i okuduğunuzda görürsünüz: 'Ispartalılar şöyle yaşayan bir kavimdi, Atinalılar böyle; yaşadıkları coğrafya şöyle, onlarınki böyle. Onun için böyle hareket etmek zorundaydılar' der. Kısacası M.Ö. 4., 5. asırdaki adamla yani Thukydides'le Braudel arasında çok fark yok. Tarih yazımında ilerleyici dönüm noktaları koymak saçma. İnsanlar birbirini okuyarak yetişiyor. Fizikte Nevvton ve Einstein büyük devrim olabilir. Tarih yazımında böyle bir şey yok. Kimse kimseyi geçmez. Hukuk da böyle bir ilimdir; normlar bellidir, mantık, hukuk mantığı bellidir. Uzun yıllar yapılan tahsille kavranılır hukuk mantığı ancak. Dolayısıyle hukukçuların arasında öyle ileri-geri farkı da olmaz. Meselâ Tribonianus'u getir Roma'dan, bir de Avusturyalı Kelsen'i; ikisinin önüne bir anonim şirket problemi koy, belki Tribonianus kısa bir istişare ile "hükmî şahsiyet" mevzuunu anladıktan sonra daha iyi bir mütalâa verir. Bunun gibi 2000 yıl evvelin tarihçiliği ile bugünkü arasında büyük fark yok. Niye yok! Çünkü tarihçilik aslında belirli tekniklere dayanır. Bizim de akademik olarak öğreteceğimiz tarihçilik odur. Bir taştaki yazıyı nasıl okursun? Numizmatik meseleleri nasıl değerlendirirsin? Bir kağıdı eline aldığın zaman paleografik ve diplomatik yönden nasıl bakarsın? Tarihlendirmeyi nasıl korsun? Bu ilimdir. Bu bakımdan da tarih ilmi diğer sosyal bilimlerin içinde, hattâ doğa bilimleri gibi pekinliği, kesinliği olan bir ilimdir. Çünkü bu kağıt böyle okunur. Cinsi böyle bir kağıttır. Yazı bununla yazılmıştır. Bu kalem de 1960'lardan sonra keşfedilip kullanılan bir kalemdir. Üstünde posta pulu olduğu ve tarih damgası olduğuna göre tarih bellidir dersin. 90'lı yıllarda Türkler şu işle uğraşmışlar, sonucunu çıkarırsın. İşte bu kesin bir şeydir, pekindir. Sosyolojinin, iktisadın yöntemlerinden çok daha kesin olduğu açıktır. Fakat tarihçilik bu kadar değildir. Ondan sonra bir spekülasyon safhası vardır ki bu sanatçılıktır. Belirgin bir şekilde, abartma ve yalana sapmadan yorumlama meselesidir. Dolayısıyle-bu tarihçide bir yerden sonra bir sanatçılık vasfı olduğunu gösterir. Emil Droysen'in dediği gibi; "tarih bilim değildir, bilimin de üstünde bir şeydir."&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;Tarih diye Thukydides'le başladığımızda, bu demek değildir ki bu ibtidaî dal yavaş yavaş doğuyor, gelişiyor sonunda geçen asrın bu asrın büyükleri ortaya çıkıyor. Böyle bir gelişme çizgisi olmaması gerekir. Herkesin kendine göre üslûbu vardır, üslub zayıflıkları vardır; o anlamda Thukydides için de en büyük tarihçi demiyoruz, İbn Haldun için de en büyüktür, demiyoruz. İbn Haldun kendine göre büyüktür ve bu keyfiyet, tarih ilminin gelişmesinden değil, herkesin kendi uslûb ve tekniği içinde büyük tarihçi oluşundandır. Tarih yazıcılık; bütün zamanların ötesinde, tarihçilerin eşitlik içinde kendi üslûpları ve sanatçı beceriklilikleriyle devam ettirdikleri bir bilgi ve yazım dalıdır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;Fakat ortada tarih yazımı ve tarihçilik açısından bir problem vardır. Aydınlanma dediğimiz çağın tarihçilik düşüncesine çok büyük zararları olmuştur; çok büyük de faydalan olmuştur. Tabiî bize mekteplerde okutulan, sadece çok büyük faydaları olduğudur; her şeyin çok açıldığı, geliştiği tarzındaki yaklaşımdır ve bu soğukkanlı olmaktan çok gürültülü bir slogandır. Aydınlanma devrinde maalesef tarihin belirli bir yorumu ve kullanımı söz konusu oluyor. Bunu ne Eski Yunanlılar ne de İslâm tarihçileri yaptılar. Yani kimse İbn Haldun'un, falan veya filan devletin büyük olacağını, tarihin en gâî noktası ve öz varlığı olacağını söylediğini iddia edemez. Ne Reşidüddin'den, ne Heredot ve Thukydides'ten böyle bir şey çıkar. O zaman ortada bir büyük problem var. İçinde yaşadığımız Akdeniz dünyasından söz ediyoruz. Bu tarihçiler birbirlerini hep biliyorlar ve öyle doğu medeniyeti, batı medeniyeti gibi yoz ayırımlar da yapmıyorlar. Bu Rönesans asrından sonra âdet oldu. Tabiî batılılar çekiyor başı. "İslâm medeniyeti" diyor. Halbuki Müslümanların medeniyeti var. Bunun muhteşem başarıları, özgün yanları da var, ama kastedilen mânada İslâm medeniyeti yok ve olmaz. Müslümanların medeniyeti, hattâ kendi akidelerine göre çizdikleri hat ve çeşitlemeler var ama, İslâm medeniyeti yok. Ne anlamda yok? Çünkü tâbir infiratçıdır (izole edicidir). Ama tuhaftır, kabul görüyor. Oysa İslâm medeniyeti, Çin, Japon, İnka, Maya medeniyetleri gibi bir şey değil. Akdeniz'in çevresindeki birikmeyle, Eski Yunan'dan, Eski Mısır'dan beri hem dinî düşüncemizde ve akidemizde hem de maddi düşüncemizde, kaba gözlemimizdeki metodların insanların birbirinden geçişiyle (ayrı dillerde fakat aynı zamanda birbirleriyle de çok garip bağlantıları olan dillerde -ayrı yazılarda- fakat yine birbirleriyle de bağlantısı olan yazılarda) kümülatif yığılmayla ortaya dökülmüş bir şekli. Bu kültür çevresi Akdeniz dünyasıdır. İçinde gerçi varyantlar vardır, o ayrı bir şey. O halde bizim için Heredot da Thukydides de İslâm tarihçileri de bir büyük akımın, kalıntının devamıdır ve birbirlerini tamamlar. Bu saf bir bilim düşüncesidir aynı zamanda. Bu tarihi temeldir. Nitelik bakımından Çinli'nin medeniyeti gibi Çinli etnik gruba has bir şey değildir. Beynelmilel bir varoluştur.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;Sosyal bilimlerde kurtuluş; felsefede, tarihçilikte kurtuluş için Judeo -Helen-İslâmî düşünceye geri dönmek lâzımdır. Çağımız insanının bu üç dildeki kaynakları iyi öğrenip, iyi çevirip düşünmesi, değerlendirmesi lâzımdır. Niçin üç dili öğrenmeli diyoruz? Vakıa bu üç dilden Türkçeye değilse de başka dillere çeviri var; ama filozof ve yorumcu orijinalden her zaman yeni zenginlikler çıkarır. Bu tipte bir hümanizm, bu tipte bir hümanist gymnasium lâzımdır. Tabiî bu bizde doğru anlaşılmamıştır. Hümanist denince Yunanca ve Latince anlaşılmıştır; yanlış değil, ama yetersiz. Bu grupta idealistler vardı. Fakat yetersiz bir görüştü, yetersiz bir bilgi birikimi ve yorumuna dayanıyordu.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;Sosyal bilimcimizin de din bilginimizin de bunların hepsini bir arada yapması lâzımdır. Batı klasik tipteki hümanist eğitimi terk ediyor. Bunun sıkıntılarını da çekecek.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;Medeniyet tarihi açısından en tehlikeli şey Aydınlanma Çağı'nın tarih yaklaşımıdır; çünkü tarihi yorumla kademelere ayırmışlardır. Teleolojik, gâî bir yorum getirmişlerdir. En iptidaîsi Voltaire'dir. Bu çizgiye Weber, Tonnies, Kari Marx dahildir. Marx ki çok kozmopolit ve ön yargısız görünür. Rusya'ya karşı Osmanlı İmparatorluğu'nu savunacak kadar, o dönemin Avrupalı tavrının dışındadır ve muhtemelen Yahudiliğinden gelme -gayri hristiyan bir tutuma dayanan başka bir tarih kalıbı vardır; bunlar ayrı. Fakat dikotomi dediğimiz kutuplaşma, gelişme çizgisine inanmış bir adamdır. Maalesef 18-19. yüzyılın Avrupasmdan gelme genel tutumu budur işte. Çünkü hiç bir zaman, belirtildiği gibi ne Titus Livius'da, ne İbn Haldun'da, ne İbnü'l-Mukaffa'da böyle bir yaklaşım yoktur. Onlar tarihe tarih olarak, somut bir şey diye, somut bir enformasyon diye bakmışlardır. Yorumlamamışlar mı? Elbette yorumlamışlar. Toplumlarda böyle mekanizmalar var, diye ortaya koymuşlar. Bunu en iyi de İbn Haldun yapıyor. Biraz zeki insanı müthiş çarpacak bir bilgi vardır onda. Çok dikkatli bir metin okuyucusu olan Ümit Hassan, İbn Haldun'u tanıyınca allak bullak oldu. Hiçbir zaman İbn Haldun gâî bir yorum yapmıyor. Çok sağlıklı bir bilgi veriyor. Eski Yunanlılar da böyle. İşte Aydınlanma'ya geldiğimizde tarihin gâî bir yorum için kullanıldığını, toplumun geleceği için programlandığını ve orada hedonist duyguların hâkim olduğunu görürsünüz. Fransız İhtilâli'yle saadet gelecek deniyor; toplumda saadet olur mu? Mesela Feminist hareket ile kadınlar mutlu olacak deniyor; öyle bir şey olur mu? Kadınlar bu hareket sayesinde idame-i hayat edecek; geçinmek için, yaşamak için, çocuğuyla birlikte var olmak için... Çünkü toplum değişiyor. O değişen toplumda yeni şartlar, yeni gereçler lâzım. Hareket budur. İnsan mutluluğu nedir sonra? Hiç bir zaman bilinmez, ölçülmez bir şey. Bunun yanında böyle bir görüşle tarih yorumu kitlelere mal olmuştur; bu çok önemlidir. Artık insanoğlu tarihi doğal duygusuyla, bir hayvan (!?)olarak geçmişini merak ederek değil, bir şey inşa etmek için kullanıyor. Bu hem ilginç fakat hem de sapkın bir yönelim. Büyük bir değişim. Eski dönemin insanı tarihi bir şey için yorumlayan, merak eden bir hayvandı(!?); bütün özelliği buydu. Bugün geleceği inşa için kullanıyormuş. Bu değişimdir. Değişen tarih ilmi değil, tarihçi ve tarih okuyucusu; pek yararlı ve tutarlı değil, bir yere de varmaz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;Bu nedenle 'tarih yapmak' gibi bir görüş ve deyim ortaya çıkıyor: "Tarih yapanlar", pozitivist zihniyetin bir ürünü. "Tarihin öncüleri" gibi abuk subuk bir laf ortaya çıkıyor. Yani bir yerde Eski Yunanlının aidos'u üzerine bir tür logos oturuyor; söylem, kelâm biçimi, mantık. Eski Yunanlı aidos'la logos'u ne kadar güzel ayarlıyorsa, yahut İbn Haldun ne kadar güzel ayarlıyorsa bunun tersine artık logosla yapılan bir tarih söz konusu. Şimdi şuraya bakalım meselâ:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;[Voltaire, XIV. Louis Asrı, s. 3 vd.]den&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;"Yalnız XIV. Louis'nin hayatını yazmak iddiası güdülmemekte, bundan daha büyük bir gaye hedef tutulmuş bulunmaktadır. Gelecek nesiller için sade bir adamın hareketlerini değil, fakat dünyanın görmüş olduğu en aydın asrın adamlarının zihniyetlerini tasvir etmeye çalışmak istenilmektedir".&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;Doğu düşüncesinde, meselâ, bir asr-ı saadet en büyük asırdır; her zaman için örnek alınacak ama bir daha asla tekrarlanmayacak bir asır. Batı laik düşüncesinde Yunan asırları, helenik asırlar buna -Aydınlanma'ya-hizmet ettiği için en büyük asırlardır. Bu çok önemli. Burada bir teleolo-jik, kademelenmiş tarih görüşü söz konusudur.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;Voltaire devam ediyor:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;"Bütün devirler, kahramanlar ve politika adamları yetiştirmiştir; bütün mili etler'ihtilâller ve inkılâplar geçirmişlerdir; hafızasını sadece olaylarla doldurmak isteyen bir kimse için tekmil tarihler hemen hemen aynıdır".&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;Burada bir kronoloji küçümsemesi yatar ve her öğretmen söyler bunu: "Çocukların kafasına olay dolduruyoruz" diye. Doldurmayacaksın da ne öğreteceksin tarih diye. Bir kısmı da hiç muharebe anlatmayalım diyor; ne anlatalım? Hangi yerde oturuyormuş çocuklar, hangi tabaktan yemek yiyormuş, hangi evde yatıyormuş köylüler? Bu tarih mi şimdi, bir yönüyle. Bir yerde mecbursunuz zamanın akışını takip etmeye, bakınız zihniyet nerelere kadar gidiyor:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;"..hafızasını sadece olaylarla doldurmak isteyen bir kimse için tekmil tarihler hemen hemen aynıdır. Fakat düşünen, daha nadir bir keyfiyet olmak üzere de zevk sahibi bulunan her insan, dünya tarihinde ancak dört asır bulur. Bu dört bahtiyar asır esnasında güzel sanatlar kemale ermiş..."&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;Şimdi buradaki etnosentrizme, egosentrizme ve geosentrizme bakacaksınız. Yani bu dört asrın cereyan ettiği mıntıkayı göz önüne alacaksınız. Dünyanın geri kalanı hiçbirşeydir, sadece nötr bir eşya ve olaylar bütünüdür. Böyle bir dünya tarihi anlayışı ne kadar hatalıdır. Bu asır çok standart bir tarih bilgisi ve yorumu getirmektedir. Herkes için geçerli, âdeta fizik ilminin kaideleri kadar tutarlı, mantıkî kalıplar içinde yorumlanan bir tarih anlayışı getirmektedir. Bunun elemanlarından biri işte dört devirdir dünyada ve bu belirli bir coğrafyaya hastır. Peki Çin için niye bir şey söylemiyorsun dediğinizde Voltaire'e: "Bana ne, Çin'in ne alâkası var bu dünyayla" der gibidir. Amu bugün durum değişik. Çin neredeyse yakında ortalığı istilâ edecek, iktisadî kudretiyle. Biz o zaman merak edeceğiz; kim bu Çinliler, tarihleri neymiş bunların, yapıları neymiş, diyeceğiz. O halde bu nasıl bir bilim oluyor ki? Sürekli kalıplarını, elemanlarını değiştiriyorsun. Olmuyor işte o zaman. Bu tip bir tarihçi anlayışının ne kadar hatalı olduğunu, Voltaire'in "dört bahtiyar asrının" dışında kalan gayr-i bahtiyarları tekrar ele alıp incelemek zorunda kaldığınız zaman göreceksiniz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;"... ve bu devirler insanlık zekâsını gösteren birer çağ teşkil ederek gelecek nesillere örnek olmuştur. Hakiki şeref ve şana erişmiş olan bu çağların ilki, Philippos ile İskender'in, Yahut da Perikles'lerin, Demosthenes'lerin, Aristo'ların, Eflâtunların Apelle'lerin, Phidias'larm, Praksite-les'lerin asrıdır. Bu şeref ve şan da, o zaman bilinen dünyanın geri kalan kısmı vahşet halinde olduğu cihetle, Yunanistan'ın sınırları içinde kalmıştır".&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;Tabiî şimdi "aydın despotizm-aydınlanma çağı" dediğimiz dönemde insanlar Mısır medeniyetini bilmiyorlar. Bulunan papirüs üzeri hiyeroglif rulolarına büyü diye bakıyorlar ve yazıtların hangi devire ait olduğu bilinmiyor. Piramitlerin tam ne zaman yapıldığını bilemiyorlar. Helenistik devirde Manetho adlı bir rahibin yazdığı bugüne fragmanlar halinde gelen Yunanca bir Mısır tarihi var. Bu tek kaynaktır uzun zaman için... Vol-taire'in de fazla bir şey bildiği yok. Dolayısiyle tarihi dönemlemelerine bilgisizce devam ediyor:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;"İkinci çağ, Lucretius'un, Cicero'nun, Titus-Livius'un, Vergilius'un, Horatius'un, Ovidius'un, Vitruvius'un adlariyle de zikredilen Caesar ve Augustus çağıdır. Üçüncüsü, İstanbul'un II. Mehmet tarafından zaptını takip eden çağdır. Avrupa krallarının yapmaları gereken işlerin o tarihte alelade bir vatandaş ailesi tarafından İtalya'da yapıldığını, okuyucu hatır-lasa gerektir. Türklerin Yunanistan'dan koğmakta oldukları bilginleri [kim var o çağda, köy o zaman Yunanistan] Medicis'ler Floransa'ya çağırdılar. Bu, İtalya'nın şeref ve şan devriydi. Güzel sanatlar bir kalkınma idrak etmiş bulunuyorlardı. İlk Yunanlıların bu sanatlara hikmet ismini vermiş oldukları gibi, İtalyanlar da onları fazilet adiyle ululamışlardı. Her şey mükemmelliğe doğru gidiyordu.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;"İtalya'ya daima Yunanistan'dan gelmiş olan güzel sanatlar, bu sefer orada uygun bir zemin bularak derhal yemişlerini verdiler".&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;Tabii dönemleme gereği pek çocukça bir yorum var. Yani II. Mehmed Topkapı'dan girdiği anda ilim ve kitap gibi şeyler Kumkapı'dan çıkarak gitti Avrupaya (!). Bu zihniyet mektep kitaplarında da (bizimkilerde de) yer alıyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;. "Almanya ve İspanya da bu meyvalara sahibolmak istediler. Fakat güzel sanatlar ya bu iklimlere gelmedi, yahut da pek çabuk mahiyetleri bozulup kötüledi".&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;Bu çok zekice ve doğru; çünkü Rönesans sanatının Avrupa'da nasıl taklitlerinin yeşerdiği görülüyor; fakat bir tarafıyla da indî. Kendi asrın-daki Almanya'nın -ki Voltaire kendisi bulundu Almanya'da, Friedrich'in sarayında- nasıl bir potansiyeli olduğunu göremiyor. Bu söylendikten hemen sonra arkasından klasik Alman çağı ortaya çıkıyor: Goethelerin, Schillerlerin patlama devri... Tabiî Voltaire'in haberi yok. Prusya'da oturuyor; yüz elli kilometre ötedeki Königsberg'deki Kant'dan haberi yok. Kant'm Rousseau'dan haberi var; bunların ondan haberi yok. Kant'ın var, çünkü onun Fransızcası var ve takip ediyor; bunların Almancası yok. Kant Almancanm en güzel metinlerini yazıyor. Sonra Kant'la, İngiltere'deki Leibniz'le yazışmaları var Clarke'ın; onun üzerinden Descartes'la ilişki kuruluyor. Mme de Stael'e (De l'Allemagne/Almanya'ya Dair adlı eseri çevrildi. Napolyon imparator ilân edince kendini, Mme de Stae'l, cumhuriyetçi olduğundan, çok bozuldu. 'Niye imparator oldun' dedi. Devamlı sıkıştırıyor. Sonunda kapıya "Majesteleri banyodadır" diye bir yazı koyuyorlar. Napolyon çok yıkanır biliyorsunuz. "Aman efendim, dâhiler arasında yaş ve cins farkı yoktur" deyip doğru banyoya giriyor) kadar -Voltaire'den çok sonra, ihtilâl asrında- Almanya üzerine bilgileri yok Fransızların. Bu bilgisizliğin üzerine bir de tarih, yani epistemoloji kuruluyor. Bu tabiî her zaman iflasa mahkûm. Devam ediyoruz:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;"I. François âlimleri himaye etti, fakat bunların bilgin olmaktan başka bir vasıfları yoktu. Kendisinin mimarları oldu, fakat Michelo-Angelo'ları da, Palladio'ları da olmadı. Boş yere resim okulları kurmaya çalıştı; çağırdığı italyan ressamlar hiç Fransız talebe yetiştirmediler. Bir takım hiciv şiirleriyle bazı açık hikâyeler bütün şiirimizi teşkil ediyordu. Rabelais'in eseri, II. Henri zamanında rağbette olan biricik mensur kitabımızdı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;"Hulâsa, henüz mükemmelleştirilmemiş olan musikiyi ve daha her tarafça meçhul olup nihayet Galilei'nin öğrettiği tecrübî felsefeyi istisna ettiğiniz takdirde, her şeye ancak İtalyanlar mâliktiler".&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;Enteresan olan şey, 18. asır adamının 16. asır için kültür tarihi yapması. Tarih felsefesi tâbirini de Voltaire kullandı tabiî. Gâî yorum başladı, Hegel'e ve sonrasına uzadı. İnsanları tarihe bakmaya itti. Her münevver, her eline kalem alan veya kitap yazan, her kahve gevezesi, bu tarz düşünmeye ve bir takım bilgileri edinmeye başladı. Sosyalizasyon da tarihçiliğe başka yaklaşımlar getirdi. Tarih yapmak kavramının yanında belirli normlarla tarih yazmak merakı da başladı. 18. asırdan itibaren tarih bilgisinin, tarih yazımının büyük atılımlar yapması yanında büyük sapmalar yapması, büyük zararları olması da yine bu asırda ortaya çıkacaktır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;Burada tarihin teleolojik (gâî) bir dönemlemesi yapılıyor; bütün dönemlemeler gibi yanlış. Bundan başka bütün amaçlı yazımlar gibi sapkınca. St. Augustinus'un de Civilate dei'si 17. yüzyılda J.B. Bossuet'nin (1627-1704) discour sur I'Histoire üniverselle ad usum Dophinum adlı eserinde ustaca bir ortak buluyor. Tanrı'nın insan topluluğunu belirli bir amaca götürdüğü işleniyor bu eserde. İşte bu teleolojik (gâî) yorum Avrupa düşüncesinde Voltaire'den Hegel'e bir çok yazarı etkiledi ve kütle sosyolojisi ilminin de dichotomique modellerle bir anlamda aksak yanını oluşturdu.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;Bu dönemlemelerden en tipik olanı Vico'nun kidir. Beşeriyeti, a) Tanrı çağı (tanrıya itaat) b) kahramanlar çağı (adaletin dağıtımı, başkaldıran kahramanın adil oluşu dolayısiyle ona aittir ve böyle bir önder gereklidir. Bunun sonunda kanun devleti (Polizei Staat gelişir.) c) İnsanlık çağı (insanın bilgisi gelişir, hukuk mevhumu gelişir.) diye sınıflar. Bütün sosyoloji ve tarihin aydınlanma çağından beri bu hastalıkla malûl olması olumlu ve olumsuz etkiler yapar. Bu yorumlar da olumludur. Tarih ve toplum geniş kitlenin ilgisini çeker; öbür taraftan tarih yazımı tarihî olmaktan çıkar. Daha sonra bunu düzeltmek pek zorlaşacaktır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;Voltaire diyor ki; "Dördüncü çağ, XIV. Louis asrı diye adlanan çağdır, ve bahsettiğimiz dört devir içinde kemale en çok yaklaşanı da belki odur".&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;Şimdi bunlar monarşi Fransa'sını değiştirmeyi salık veren adamlar; ama monarşi Fransa'sını nasıl tahlil ediyor bakın. Gerçi ihtilâlcilik demek her şeyi çürütmek ve küçük görmek değil; ama temelde kralcı Fransa'nın temel kurumları ihtilal sonrası Fransa'da kaldırılmıştır. Bu duruma Alexis de Tocqueville pek yerinde işaret eder. l'ancien regime et la revolution'da (Gallimard, Paris 1967) eski Fransa'nın kurumlarının durumunu tahlil eder.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;"Öteki üç çağdaki keşiflerle zenginleşmiş olup bazı alanlarda da ötekilerin üçünün birden yaptıklarından fazlasını yapmıştır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;"Gerçi güzel sanatların hepsi Medicis'lerin zamanlarından daha yüksek derecelere götürülmediler; lâkin insan idraki umumi bir mahiyette tekemmül etti".&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;Bütün insanlık tarihinin en üstün safhası (!). 'Daha zeki olduk' diyor (!).&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;Bunlar İngiltere'nin meşrutî sistemini, meclis sistemini öneren adamlar; fakat bir taraftan da İngiltere'ye medeniyet öğretiyorlar. Böyle bir bakış var İhtilâl'de.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;Devam ediyor:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;"Doğru ve sahih felsefe ancak bu zamanda tanındı. Kardinal de Richelieu'nün son senelerinden XIV. Louis'nin ölümünü takibeden yıllara kadar, idaremizde olduğu gibi güzel sanatlarımızda, fikir hayatımızda ve âdetlerimizde, vatanımız hesabına hakikî ve ebedî bir şeref olması icabeden umumi ve derin bir inkılâp vukua gelmiş bulunduğunu söylemek doğru olur. Hattâ, bu hayırlı tesir Fransa'ya da münhasır kalmamıştır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;"İngiltere'ye yayılmış, bu zeki ve cüretli milletin o tarihte muhtaç bulunduğu rekabet duygusunu tahrik etmiştir; zevklerde inceliği Almanya'ya, ilimleri Rusya'ya götürmüştür; pek uyuşuk bir halde bulunan İtalya'yı bile canlandırmış ve Avrupa nezaketi ve cemiyet ruhunu anlamayı, XIV. Louis sarayına borçlu bulunmuştur.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;"Bu dört çağın felaket ve cinayetlerden münezzeh kaldıklarına hükme-dilmemelidir. Güzel sanatların sakin vatandaşlar tarafından inkişaf ettirilmeleri, hükümdarları ihtiraslı olmaktan, milletleri karışıklıklar çıkarmağa hevesli olmaktan, rahiplerle keşişleri de bazen tahripçi ve ahlâksız olmaktan menetmez. İnsanların kötülüğü bakımından tekmil asırlar birbirlerine benzer; fakat büyük kabiliyet ve ehliyetlerle sivrilmiş bulunduklarını bildiğim asırlar bu dördüdür.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;"XIV. Louis asrı diye adlandırdığım ve aşağı yukarı Fransız Akademisinin kuruluşundan itibaren başlayan asırdan önce..."&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;Voltaire tarihin bölümlerini bir de tarihliyor; asırları tarihlendirme alışkanlığı var. Bir insan hayatında bile yapılması âdeta imkânsız olan şey. Bir adamın çocukluktan çıkış tarihi 14 Mayıs 1954' diyebilir misiniz? Sinn-i buluğa erişi, hatt-ı harekâtının değişimi günle, ayla, hattâ yılla belirlenebilir mi ki bir toplum tarihinde bunu yapıyorsun.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;Voltaire devamla; "İtalyanlar bütün Ultrasmontainlere (dağın arkasında kalan), barbarlar ismini verirlerdi; itiraf etmelidir ki Fransızlar bir bakımdan bu hakarete lâyıktırlar. Ataları İspanya ve Afrika Araplarmın romanesk kibarlığını gothlara has kabalıkla birleştirirlerdi. Haz veren sanatların hemen hiç birine malik değillerdi ki bu da faydalı sanatların ihmal edilmiş olduklarını gösterir." diyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;Görüyorsunuz bize artık gülünç gelen yorumlarla, bilgilerle süslenmiş bir kademelendirme ortaya çıkmaktadır ve bu bir tarihtir. Sual: Gâî yorum artık kalmadı diyebilir miyiz?Gâî (teleolojik) tarih el'an yapılıyor. Biz ondan vaz geçmiş değiliz. Tabiî bunun reaksiyonu da irrasyonel oluyor. Kapitalist sistemin gelişmesi, bu sistemle bütünleşme meselâ: 'Dünyaya kapitalizm yayılacak; kapitalizmin arkasındaki endüstri ve ona has örgütlenme, malî yapı, ideolojisiy-le -insan hakları- birlikte gelecek ve yayılacak... Bundan evvelki düzen ilkel, kötü'. İşte bu yorum. Hiç bir zaman bir toplumu kendi dengesi içinde incelemiyor. Yunanlı, Heredot bunu yapmazdı. Heredot Mısır'a veya Babil'e gittiği zaman, İran'ın sınırlarından geçerken oradaki toplumları 'bunlar da bizim gibi olamamışlar, olmalılar' demiyor. Böyle bir problemi yok. Atina demokrasisi var; çanak çömleğe isim yazıp adam seçiyorlar. Bunun anlatıyor; fakat bunun çok iyi olduğunu iddia etmiyor. Nitekim ünlü dörtlü tartışmasında İran monarşisini savunan galip geliyor, kültürler arası saygılı bakış eski Yunanda vardı, İslâm ortaçağında vardır. Heredot, Şahrastânî, İbni Haldun başka bir dünyayı; Rönesans sonrası Batı ise egosentrik, etnosentrik bir dünyayı, bir kurulmuş düşünceyi temsil eder.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#ffffff;"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#666600;"&gt;Kaynak:&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.enineboyuna.org/"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;Enine Boyuna Sitesi&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt; (Arsiv Kismi)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#ffffff;"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/17461926-116679886799832115?l=dkyazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dkyazilari.blogspot.com/feeds/116679886799832115/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=17461926&amp;postID=116679886799832115&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/17461926/posts/default/116679886799832115'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/17461926/posts/default/116679886799832115'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dkyazilari.blogspot.com/2006/04/tarih-nedir.html' title='Tarih Nedir?'/><author><name>Düşünce Kahvesi</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://4.bp.blogspot.com/_cRKb1nC2wBk/TJdo8vK0qdI/AAAAAAAABGE/p6VVK0hwgpk/S220/496960.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-17461926.post-114151838077641171</id><published>2006-02-13T02:22:00.000+02:00</published><updated>2006-10-01T03:42:53.160+03:00</updated><title type='text'>Sonsuza Yolculuktur Aşk</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/7424/1683/1600/21101_wallpaper400.0.jpg"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#993300;"&gt;&lt;img style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7424/1683/320/21101_wallpaper400.0.jpg" border="0" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#993300;"&gt;&lt;span style="color:#666600;"&gt;Canların kaynaşması&lt;br /&gt;İnsanın öze ermesi&lt;br /&gt;Cananda canın kaynaması&lt;br /&gt;Sonsuza yolculuktur aşk&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalbin erimesi&lt;br /&gt;Gözlerden akan yaş&lt;br /&gt;En derinden akan sızı&lt;br /&gt;Sonsuza yolculuktur aşk&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hüzün bahçelerinin gülü&lt;br /&gt;Sevda ülkesinin perisi&lt;br /&gt;Güzeller Güzeli'nden bir pırıltı&lt;br /&gt;Sonsuza yolculuktur aşk&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlık yaşanmayan&lt;br /&gt;İnsanı vardan yok, yoktan var eden&lt;br /&gt;Esrarlı mı esrarlı&lt;br /&gt;Sonsuza yolculuktur aşk&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#993300;"&gt;Enis Cansever&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ffffff;"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/17461926-114151838077641171?l=dkyazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://siirdefteri.com/?sayfa=siir&amp;siir_id=26575' title='Sonsuza Yolculuktur Aşk'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dkyazilari.blogspot.com/feeds/114151838077641171/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=17461926&amp;postID=114151838077641171&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/17461926/posts/default/114151838077641171'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/17461926/posts/default/114151838077641171'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dkyazilari.blogspot.com/2006/02/sonsuza-yolculuktur-ak.html' title='Sonsuza Yolculuktur Aşk'/><author><name>Düşünce Kahvesi</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://4.bp.blogspot.com/_cRKb1nC2wBk/TJdo8vK0qdI/AAAAAAAABGE/p6VVK0hwgpk/S220/496960.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-17461926.post-113497010654449540</id><published>2005-12-15T22:09:00.000+02:00</published><updated>2005-12-19T07:36:51.716+02:00</updated><title type='text'>Dogu'nun Bir Kadin Sorunu Var Mi?</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#993300;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://kitap.antoloji.com/kisi.asp?CAS=29795"&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;Cihan Aktaş&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#ffffff;"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;color:#999999;"&gt;&lt;strong&gt;Not: Bu yazi 12 Kasim'da Istanbul'da gerceklesen Dogu Konferansi'nda sunulmustur.&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#ffffff;"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Konuşmamın ‘Doğu’nun bir kadın sorunu var mı?’ şeklindeki başlığı, öncelikle içinde geçen ‘sorun’ kelimesi nedeniyle en başından netameli bir cümleye dönüşüyor. İçinde sorun geçen, ‘sorun’ kelimesinin tamladığı herhangi bir soruya kuşkuyla yaklaşıyoruz. Çok kesin gibi gözüken böyle bir soruya cevap vermek hiç kolay değil. Bir kere Doğulu kadına ilişkin ikna edici bir tanımdan yoksunuz, ne yaparsak yapalım böyle bir tanımda hep eksik ya da fazla bir şey olacak, ikinci olarak ise tanımlamakta zorlandığımız bu kadının sorunları kolayca çözümlenemeyecek kadar birikmiş ve açmazlarla dolu, üçüncü olarak bu sorunların hangilerinin karakteristik yani sırf ‘Doğulu’ olmakla bağlantılı olduğuna karar verme gibi bir problemimiz var. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Sorunlarımız olması, bunların tartışılması bizi korkutuyor. Oysa sorunlu insan sorumlu insandır. Cennetten düşmeden önce Adem ile Havva sorunsuz bir hayat yaşıyorlardı. Dünya bir oyun-eğlence yeri olduğu gibi bir imtihan alanı da. Sorunun farkına varmak, insanlık yolunda bir sıçrama gerçekleştirmektir.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Doğulu kadını tanımlamakta zorluk çekiyor aynı zamanda bu tanımı yapmaya zorlanıyoruz. Doğulu olmayabileceğimizi düşünüyor ama Batılı olamadığımıza karar vermekte de zorlanmıyoruz. Esasında bizim neye karar verdiğimiz de çok önemli görünmüyor: Doğu olan neresi, buna karar veren bir otorite, bir gösteren olarak Batı var. Bugün yeryüzünün her köşesi ve mesela insan hakları, bireycilik, demokrasi, çoğulculuk gibi modern birey için önemli olan başlıklar Batı merkezli kavram ve kurumlar üzerinden konuşulmakta olduğu için, yeryüzünün Doğu’sundan değil de Batı’nın Doğu’sundan sözetmek daha doğru sanki. Yeryüzünün önemli bir kısmı Kıta Avrupası ve ABD gibi ülkelerin taşrası muamelesi görmekte. Diğer taraftan ise Batı, kendisi olabilmek için hala bir Doğu’ya muhtaç. Hasta adam ya da malul Doğu, Batı’nın kötülüklerini gönderdiği kültürel coğrafya. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Geniş bir coğrafyadan hareketle Doğulu kadının genel bir tanımına ulaşabilir miyiz, buna emin olamıyorum. Kim, nereye kadar doğulu? Dostoyevski Rusya’nın Batılı olmadığını söylüyor. Esasında ne Güney Amerika ülkeleri tam olarak Batılı, saf Batı kimliği açısından, ne de İtalya, hatta Batı kimliğini etkilemiş olan felsefe ve mitolojisine rağmen Yunanistan. Bu durumda Türkiye Batılı olduğunu iddia edebilir mi? &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Hepimiz için hala karışıklığını koruyan bir yönlendirme bu: İçinde yaşadığımız coğrafya ve iklim Doğu’ysa, öncelikle kimin Doğu’su... Bütün Batı’nın Doğu’su olan bölge bizim yaşadığımız topraklardan, kültürel havzadan mı başlıyor? &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Doğulu’ysak, AB’ne dahil edilme konusunda neden bu denli haklı görüyoruz kendimizi ve nasıl bu denli ısrar edebiliyoruz... Doğulu değilsek, Batı kültürüne ve AB’ne kendimizi kabul ettirmek için niçin bu denli çaba sarfetmek zorunda kalıyoruz? Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte çağdaş Batı uygarlığını yakalaması hedef olarak gösterilen ülkemizde Avrupa kültürü Cumhuriyet’ten çok önce ezici etkisini hep hissettirmiş ve hala da hissettirmekte olan bir güçtür. Avrupa kültürü görmezden gelinemez; bu kültüre aynı anda hem hayranlık duyulmuş, hem de bu kültür hor görülmüştür, hem ona gıpta edilmiş hem de ondan korkulmuştur.’ Bu sözleri Yunanlı edebiyat eleştirmeni Gregory Jusdanis kendi ülkesi aydınları ve siyaset adamları bağlamında sarfediyor. (1) &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Jusdanis’in sözleri bir Türk’e ait olabilirdi ya da bir İranlı’ya, mesela Ali Şeriati’ye. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Doğu’nun nerede başladığı, nelerle birlikte başladığı hala geçerliliğini koruyan bir sorudur ve bu sorunun en yaygın cevabında biz Jusdanis’e rağmen, dinle ilişkili cevaplar bulmaktayız. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;‘Şurası açıktır ki Doğu Yunanistan’da değil, burada başlıyor, diye yazıyor Naipaul Mısır için (An Aria of Darkness’te) ve şöyle sürdürüyor sözlerini: ‘Sınır tanımayan bir hareketliliğin yarattığı kaos, kendi kendini uyaran bu gürültü patırtı, ansızın sizi saran bir güvensizlik duygusu ve etraftakilerin dost olmadığına, kellenin koltukta olduğuna dair güçlü bir his.. (...) kaos, gürültü, korku, despotizm ve hırsızlar... Bütünüyle sürekli denetleme gerektiren iğrenç bir yer.’ Naipaul’un Mısır’a girişindeki izlenimleridir bunlar. Naipaul’un Doğu’su öncelikle İslam’dır: ‘Artık bir silahları var: İslam. Tüm dünyaya karşı tek silahları bu. Kederlerinde, yetersizliklerinde, toplumsal öfkelerinde ve ırksal aşağılanmalarında İslam onların yanındadır ‘ (2)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#666600;"&gt;Bir Yerli Olmak&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Trajik bir gerçeklik de olsa insan ayağını bir yere basmak zorundadır. Önemli olan bu zorunluluğu bir özgürleşme potansiyelinin imkanına ve zemimine dönüştürebilmek. Evrensel değerlenden yararlanmanın şartı yerel değerlerin tasfiyesinden değil, bu değerlerin açılımı ile daha verimli ve uygar bir anlama kavuşacaktır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Doğulu olmak üzerine konuşmanın okur yazar, düşünür insanlar için ayrı bir zorluğu var. Hangi özelliklerimiz nedeniyle Doğulu sayıldığımıza karar veremiyoruz. Daha misafirperver olmak mıdır Doğulu insanın özelliği, ailesine daha bağlı olmak mıdır? Daha mistik, daha dindar, daha tutucu, kimi iddialara göre zaman ve verilen sözler konusunda daha gevşek... Doğulu kadın ise belki Batılı hemcinslerine göre daha muhafazakar, özel hayatının dışavurumu konusunda daha mesafeli. Esasında Doğulu kadın denilirken, büyük ölçüde Müslüman Kadın kastedilmekte. Müslüman kadın Batılı hemcinsine göre daha mı az bireyci, bağımsızlık ya da bireyselliğini geliştirme gibi amaçlar açısından daha mı az iddialı... Müslüman kadın sorunlarının ağırlığı ile Batılı kadınlardan ayırtedilebilir mi? Müslüman kadınların sorunları var ama Batılı kadınların sorunsuz olmadığını da ABD’li feminist teorisyen Germaine Greer’den dinlemeye devam ediyoruz. Batılı kadınların sorunları özgürlük ya da cinsel özgürlüğün yeni açılımlarının oluşturduğu bünyesel uyumsuzluklarla ilgili belki. Doğulu kadınların sorunları ise ağırlıklı olarak geleneksel ve modernist despotizmlerin himayeci ya da hegemonyacı tutumlarından kaynaklanıyor olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bağlamda yönsel ve büyük paragraflardan oluşan kalıplara sıkıştırılmanın yararlı olacağı kanısında değilim. Uygar insanın gerçek yurdu, kendini borçlu hissettiği insanlık tarihinin zirveleridir. Yıllarca modernleşmeyi domuz çiftlikleri kurmaya ya da güne bir Mozart parçası ile uyanma gibi şartlara bağlamış olan aydınların Türk halkını yeteri kadar iyi tanıdığı söylenebilir mi? Bir arkadaşım Avrupa Birliği’ne girmeyi daha düzgün, kaldırımları her belediye değişikliğinde altüst edilmeyen şehirlerde yaşama özlemine bağlıyordu. Avrupa Birliğine başörtümüz yasak olmasın, kadınlar şiddet görmesin, paramız pula dönmesin, istediğimiz kadar eğitimimizi sürdürebilelim, yasalar doğru dürüst uygulansın gibi gerekçelerle de girmek istiyoruz. Kocasından şiddet gören kadın, Avrupa Birliği’ne girildiği takdirde bundan kurtulacağını umuyor; bir açıdan haklı. Avrupa Birliği ona kurumsal koruma vaadediyor, kocasını meleğe dönüştürmeyi değil. Oysa bulunulan noktada sanki ne geleneksel kurumların korumacılığı söz konusu yeteri kadar, ne de modern kurumların. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Peki, Doğulu kadın gerçekten batılı hemcinsine göre daha fazla sorunlu bir kadın olarak tanımlanabilir mi? Ayrıca doğulu kadın dediğimizde ne ölçüde müslüman kadını anlamaktayız? &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bu durumda öncelikle sorulması gereken soru, İslam’ın ne kadar Doğu’ya ait olduğu... M. G. S. Hodgson İslam uygarlığını Batı uygarlıkları dairesi alanında değerlendirmiştir. Joseph Campbell da Hodgson gibi İslam’ı Batı uygarlığı dairesi bağlamında ele almıştır. Hayali Doğu’nun yazarı Thierry Hentch’e göre aktuel tartışmaların doğu’su esasında Ortadoğu ya da Müslüman-Arap kültürünün etkili olduğu Akdenizin Doğu’su.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Açık ki çağdaşlaşma yani modernleşme ile batılılaşma tarihin içinde yaşadığımız evresinde kesişmiş olsalar da asla eşanlamlı değildirler. Osmanlı’nın ve daha özelde de Türklerin bu açıdan ayrıcalıklı bir yerleri olduğunu kabul etmek gerekir. Doğu Batı çatışmasının uç alanı olarak hep kaynayan bir coğrafya Anadolu. Bu nedenle de bu coğrafyada egemenlik ya da varoluş ancak bir batı ve doğu dengesini gözetmekle mümkün olmuştur. Doğu’lu olduğumuzu gösteren başlıca unsur İslam olabilir mi? Ümit Aktaş’ın vurguladığı gibi, İslam açıkçası belli bir tarih ve coğrafyaya hasredilemeyecek tarihsel bir sürekliliğin ifadesidir. Bu ifadeyi uygarlıkların dolaşımı mantığına karşıt bir formasyon olarak düşünemeyiz. Tıpkı Batı uygarlığına ait, altında İslam patentini görmediğimiz olumlu tüm girişimleri de salt bu neenle görmezlikten gelemeyeceğimiz gibi. Yeryüzü mümine mescit kılınmıştır. Batı’nın olumlu değerlerini onaylamak ve kendinde gerçekleştirmek, belki belli bir coğrafya ve tarihe hapsedilmiş bir islam anlayışına aykırı olsa da, Hayy ve Alim bir Allah’a iman ve salih amel (doğru eylem) de bulunmanın temel şiarı olduğu evrensel bir İslam anlayışına asla aykırı değildir. (3)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslamcılık da zaten modernleşmeci olduğu kadar evrenselleşme ihtiyacını da yansıtan bir açılma hareketiydi. Batı’da olanı taklit etmek ya da iktibas etmek değil de kendinde gerçekleştirmek, İslamcılığın modernleşmede izlemek istediği yöntemi açıklayan bir ifade.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#666600;"&gt;&lt;strong&gt;Müslüman Kadının Özgül Sorunları Var mı?&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, bu mümkün; özellikle de modernlikle geleneksellik, dinle laiklik, cemaatle kamusal alan tartışmalarında ne çok başlığın müslüman kadınla alakalı olduğu dikkate alınınca... Hukuksal seviyede ve bunu takiben de töresel beklentiler ya da yargılar bağlamında karşılaşılan sorunların çözümünün din parenteze alınarak sağlanabileceğini düşünmek de hiç gerçekçi değil. Sorunların ait oldukları toplumların yapısı analiz edilemeden yüzeysel önlemlerle çözümlenmeye çalışılması, yeni sorunların doğmasına da yol açıyor. Sorunlar çoğu zaman bastırılıyor, yoksayılıyor, örtbas ediliyor ve bir sorunlar yığınının baskınına sanki birdenbire maruz kalınıyor. Bunun en önemli nedeni kuşkusuz teoriler ve kurumlar alanında tüketici olmak. Başka bir neden ise özel alanla sınırlandırılan kadınlara ilişkin soruların biraz da mahremiyet algıları nedeniyle konuşulmaması. Müslümanların modern dünyada bir çok şey değişirken kadınların konum ve taleplerinin hiç değişmeyecekmiş gibi hareket etmiş olmaları, bir diğer neden. Yaşantılarımızda bir çok şey bazen istemimiz dışında değişmekteyken müslüman kadının olduğu gibi kaldığını varsaymak belki özgüven duymayı sağlıyor. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Yıllar önce bir yayıncıyla bu konularda konuşuyorduk. Müslüman olduğunu söyleyen bir kadının asla sorunu olamayacağını savunuyordu. Annesi müslüman bir kadındı ama sorunları yoktu. Benzeri bir yaklaşıma İran’da tanık oldum. Bir kadın gazeteci feminizm bağlamındaki tartışmaları eleştirirken, ‘bu tartışmalara hiç gerek yok, Rehberimiz kadınlar için ne gerekiyorsa zaten anlatıyor’ şeklinde bir konuşma yapmıştı. Ama İran’da aynı zamanda kadınlara Hazret-i Fatma ve Zeynep’in kültürdeki ayrıcalıklı yerinden kaynaklanan bir saygının mevcut olduğu da söylenebilir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Yayıncı arkadaşım ise şurada yanılıyordu: Annesinin sorunları vardı ama bunları dile getirmesinin gereksizliğine inanmıştı bir kere. Burada sorun olan, sunum’dur. Sorununu dile getirmeyen müslüman kadın iki kat görünmez kılınarak, dışarıdan tanımlamalara yatkın hale geliyor. İki türlü sunum sorunu yaşıyor çünkü: İlk olarak kendi kendisini anlatmakta yetersiz kalıyor, ikinci olarak da mevcut kamusal alanının koşullarına uymadığı için, konuştuğu kadarıyla bile sesi duyulmuyor. Var olan dizgeler bütünüyle, başında örtü olanın sessizliği üzerine kurulmuş görünüyor. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;İslam toplumunda ve Doğu’da kadın aile kanalıyla koruma altında tutuluyor; Batı’da ise reddedilen ataerkil veya erkekegemen kültür ve geleneklerin yerini devlet almış durumda. Batı toplumu kendi içinde bir ilerleme gösterirken, müslüman toplumlar şoklarla, kırılmalarla, Batı toplumlarının yaşadığı reformları gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Bunun siyasal ve sosyal anlamda bazen olumlu bazen de olumsuz sonuçları oluyor. Gerçekte modernleşemeyen bilinçler, hantal ve kırıcı, militer, feodal ve ataerkil yöntemlerle toplumlarını modernizasyon süreçlerine tabi tutuyorlar. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Geleneksel çatıları yitirdik, modern çatılardan da yoksunuz. Geleneksel çatılar yerini ataerkil devlet’e bıraktı ama Devlet Baba’ya rağmen töre cinayetleri de sürüyor, başörtülü kızların uğradığı haksızlık da. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bunun daha genel bir izahı şöyle yapılabilir: Bir taraftan dini çağdışı ilan eden zihniyet diğer tarafta temel değer olarak ilan ettiği laiklik üzerinde de olumlu bir ahlak kurmayı başaramadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nedir bugün kadın sorunları bağlamında konuşulan ana başlıklar? Şiddete ve tahakküme, baskıya dayalı aile ilişkileri, başta meslek hayatları olmak üzere hemen her alanda ayrımcılık, cehalet, yoksulluk ve ekonomik güvenceden yoksunluk, cinsel baskılar... Aynı zamanda kadının eş ilişkisinin erkek tarafından geçindirilmesi kuralına bağlanmasının da ileride yaşanan ihanetlerde kadını zor durumda bıraktığı açık.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Kadınların cinsel ahlaklarına yönelik önyargıların İslam toplumlarında daha fazla, daha yaygın olduğu söylenebilir mi? Ya da kadının daha fazla şiddet gördüğü?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğulu olmanın şiddete daha temayüllü olmak anlamına gelmediği söylenebilir, belki bunun tam tersi doğru. Çok yakında medyatik bir köşe yazarının karısına karşı şiddet kullandığını okuduk gazetelerde. Bu köşe yazarı muhtemelen gece toplantılarında kadınlara ‘bu dansı bana lütfeder misiniz?’ diye sorabilen biriydi. Türk modernleşmesinin görünüş tartışmalarını aşamaması da işte bu mantıkla ilgili: Eleştirel akıl seviyesini tutturamıyorsanız, modernleşme başarısını senfoni orkestrası konserlerine bağlarsınız. Bunun bir önemi var mı bilemiyorum. Şebnem Ferah’ın Türkçe rock yorumlarından çok Aynur’un Kürtçe ezgilerini kendime yakın buluyorum, bir Türk olarak. Ama aynı zamanda Emrah’ı değil, David Grey’i dinlemeyi yeğliyorum. Bu, bir değerin cevherine yönelik arayışla ilgili bir şey. Ruhumuzun tellerini titreten ezgilerin ortak bir vatanı var: Sahicilik arayışı bu. Otantiklik arayışı sadece kendi coğrafyamızla ilgili bir şey olamaz. Diğer yandan bütün bu karmaşa, kendine yönelik aşağılama, kendini dürüst bir şekilde tartışamama, otantik üretimlerin de en büyük engeli. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Feminist sinemacılar kadınlara kaba davranma, şiddet kullanmanın müslüman erkeklere has bir özellik olmadığını ortaya koymaya devam ediyorlar neyse ki... Efsane ve mitlerde şiddetin doğulu içeriğine vurguda bulunurken, Batı kültürünün bu konudaki zaaflarının gözardı edildiğini görüyoruz. İki örnek: Cadı avları ve nazi kampları. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Süreçleri iyi anlamak için, onların iç mantıklarını kavramak çok önemli. Feminizmin Batı toplumlarında ortaya çıkması cinsler arasında yapılan aşırı ayrımcılığa ve kadının cinsel kimliğindeki aşırı yapay ve kötümser yargılara yönelik bir tepkiydi. Avrupa’da özellikle Almanya bölgesinde sürdürülen cadı avlarının, cadı yakma törenlerinin tarihi de çok eskilere uzanmıyor.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Thierry Hentch, Batı’nın müslümanlara ve hayat tarzlarına yönelik dikkatini, bölgenin stratejik önemi ve zenginliği kadar, tarihsel yargılara bağlıyor: ‘Müslüman-Arap kültürünün evrensel değerlerimizin gelişmesine olan sembolik direnci, kolektif muhayyelemizde bölgenin ta Antikçağ’ın derinliklerinden beri bize ait olduğu inancı kök saldığından, bizi özellikle rahatsız ediyor. Bunun nedeni Akdenizli Doğu’nun geçici bir süre Yunan-Roma dünyasına katılmış olması değil, aynı zamandra ta içimizdeki Kitab-ı Mukaddes öyküsünün yankılarıdır.’ (4) &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;İşte bu nedenledir ki müslümanın inancı, hayat tarzı, mesela Latin Amerika ya da Doğu Asya insanlarının olmadığı kadar kurcalanıyor. Kuşkusuz problemler var ama bu problemlerin ortaya konuluşu, onları olduğundan daha vahim gösterebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cinsel suçlar şekil olarak farklı olsa bile batı’da da kadınları fazlasıyla tehdit ediyor. Cinselliği nedeniyle kadının aşağılanmasının sayısız örneğine girecek değilim burada. Belki iki örnek verebilirim: Irak’taki Amerikan askerleri arasında kadın askerlerin maruz kaldığı kariyer şantajıyla sürdürülen cinsel taciz. İkinci olarak ise Hollywood’da kırk yaşını aşan kadın artistlerin yapımcılar tarafından maruz bırakıldıkları ‘hurda veya kadavra’ konumu. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;İslam ülkelerinde ise kadınların en önemli problemlerinden önde geleni, hukukun ve modern ya da geleneksel görünüşlü toplumsal yargıların hayatın gerisinde kalması, ‘burkadan kurtulma’ ya da ruj sürme hakkı değil. Örtüyü dayatma konusundaki baskıların sorunun bir parçasına dönüştüğünü kabul ediyorum. Müslüman kadın bu şekilde örttürülmek ve açtırılmak istenen örtüsü üzerinden konuşulurken çoğu kez yaşamayan soyut bir varlığa dönüşüyor. O zaman da köşe yazarları Emine Erdoğan’ın Davos’ta bir kar manzarası karşısında kapıldığı hayranlık karşısında şaşkınlık yansıtan yazılar yazıyor. Peki biz, Müslüman kadınla feodal geleneklerin kadını arasında ayrım yapmakta zorlanan bir gazeteci karşısında neden aynı ölçüde şaşkınlık duymuyoruz? Gazetecinin cehaleti, köylü kadının cehaletinden daha mı önemsiz bir sorun... &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda söylediğim gibi müslüman kadın iki türlü sunum sıkıntısı yaşamakta: Kendini ifade edememek ve kendini ifade etmesi durumunda ise kamusal alanın estetik ölçülerine uygun bulunmadığı için yok sayılmak. Burkanın veya çarşafın görünmez kıldığı oranda ‘laik’ kamusal alanlarda da biline istenile yok sayılmakta ve tanınırlığı, üzerinde çok çalışılmamış kanunlarla, yeterlilikten uzak kurumların insafına kalmış. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Doğu toplumlarında kadınlarla ilgili en önemli problemin ‘kendi adına söz sahibi olma yetkesi’ olduğu kanısındayım. Bu yetkeyi kazanmak toplumsal, siyasal ve kültürel açıdan katılımın sağlanmasına bağlı. Türkiye’nin güneydoğu’sunda süren ve ‘töre cinayeti’ olarak isimlendirilen cinayetler, kadınla ilgili büyük olumsuz yargıların bir ürünü. Ama bu yargılar ne Doğululukla sınırlı ne de İslam’la açıklanabilmekte.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bu konudaki zaaf aynı zamanda, sözkonusu kavram ve olguların açımlanması ve benimsetilmesinde aydınların yeteri kadar sorumluluklarını idrak edememiş olmasının da bir ifadesi sayılabilir. ‘Yeteri kadar konuştuk, söz bitti, artık eyleme geçelim’ demek de gerekmiyor bu durumda; Wittgenstein’ı hatırlayarak diyebiliriz ki, söz hiç de bitmiş değildir, aksine daha söylenecek çok söz vardır, hatta her şey sözdür ve konuşmak da eylemde bulunmak demektir. Bu durumda mesela ‘insan hakları’ndan ne kadar çok söz edilirse, bu söz günlük hayatta, uygulamada bir hak olarak o kadar fazla bilinecek ve böyle bir bilmenin, sorumlu çevreleri bu alanda hesap vermeye zorlama gibi bir etkisi olacaktır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bu açıdan bakılınca sözlerin içinin ısrarlı çabalarla, hayattan yükselen sesler dikkate alınarak doldurulması gerekiyor. Abdulkerim Suruş’a göre burada temel problemlerden biri, ‘biz özgürlükten yoksunuz’ demek yerine, ‘biz bu bağlamda geçerli bir özgürlük kavramından yoksunuz’ demekle işe başlanmasıdır. Suruş, hak kavramı mesela namus konusunda olduğu gibi toplum tarafından içselleştirilmediği sürece, insan hakları kavramının yeteri kadar yerleşmiş olacağını söylemenin mümkün olmadığı görüşündedir. Dinsel gelenekte alışılagelmiş olandan bağımsız bir insan hakları tanımı yapılmalı, bunun için de ‘dinle uyumlu’ yeni bir fıtrat tanımına gidilebilmelidir. Sonuçta dinsel yorumlar her zaman ve tamamen dini olanla aynı değildir ve dinin mübah şeklindeki nitelemesi, bize bu alanda yeni tanımlar geliştirme imkanını vermektedir. Bilinen Suruş tezi: Din tek olsa da dini anlayışın tek olduğu söylenemez. Din kutsal olsa da dini anlayış ve yorumlar eleştiriye açıktır. Demek ki sosyal bilimler, sorumluluklar ve ödevler kadar haklara da vurguda bulunmak suretiyle yeni baştan ele alınabilir. (5)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#666600;"&gt;Oryantalist Miras Engeli&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Doğulu ve müslüman kadını cinsel problemlerle anmak, ‘çarşafın gizlediği dişilik’ten sözetmek, Batı muhayyelesinin bir tasarımı olan Doğulu kadının keşif ve kurtarılma süreçlerine ilişkin metinlerle çok alakalı önyargılar. Bu bağlamdaki oryantalist mirası çözümlemek çok önemli. Çünkü sonuçta Doğulu kadının sorunlarından sözetmek istiyorsak, bunu muhayyel değil gerçek bir kadın üzerinden yapmamız yerinde olacaktır. Oysa Doğulu kadın bağlamında gerçeklerle hayali olanlar çoktandır birbiriyle fazlasıyla karışmış durumda gözüküyor. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Doğulu geleneksel kadın bazen, kat kat örtülere bürünmüş bir Şehrazat. Oryantalist miras bağlamında Doğulu kadın denilirken kastedilen öncelikle müslüman kadın. Bu kadının konuşulmasında ise başlıca problem, oryantalist muhayyelesinin belli başlı ürünü, Camille Paglia’nın eleştirel bir dille betimlediği ‘O Asyalılara özgü ateşli müstehçenliğiyle yılan başlı medusa’ imgesidir. Romantik şairler Kibele tarzında kadını uzaktaki Doğulu kadının şahsında cisimleştirmekten hoşlanmışlardır. Ressam Dante Gabrial Rossetti’nin kadınlarının idol olmaya doğru giden uğursuz dönüşümleri, Venüs’ün giderek daha fazla Asya tipi olmaya başlaması nedeniyle korkutucu görünür. Bu kadının rüyaları ‘aysı, hayaletlerle ilgili, karanlık ve anlaşılmaz bir tehditin’ varlığını duyurur.(6) &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Doğu’ya yönelik bir sürü metin içinde, Doğu’nun kadınlarına yönelik gezgin merakı çok belirgindir. Bu merakın üzerinde durmayı önemli buluyorum, çünkü, doğulu kadının sorunları, Batılı erkeğin bu merakıyla birlikte tanımlanmaya başlanmıştır. Sonraları, feminizmin de etkisiyle cesaret kazanan kimi seçkin batılı kadınların da bu merakı paylaşarak Doğu’ya keşif yolculukları yaptığını görüyoruz. Bu yolculukların nedeni sadece gizem ve macera arayışı değildir; böyle yolculuklarda gezgin ya da maceraperest aynı zamanda kendi amacını ve kimliğini doğrulayacak tanıklıklar ve malzemeler elde etmeyi umar. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Doğulu kadın merak edilir, fantazileri besler ve bazen şövalyece duygularla kurtarılmak istenir. Hoş bir uyuşukluk ayrıca, rüya gibi bir durgunluk, Doğulu kadın imgesiyle bütünleşiyordu. Kabbani’nin anlattığı gibi Doğu’nun önce seks ülkesi, ardından kolonileştirilecek bir ülke olarak algılanması birbirini tamamlayan isteklerdir. Bu tür edebiyat güçlü bir ırkçılığı körürlemekle kalmayıp, çok derin bir kadın düşmanlığını da kışkırtmaktadır. Binbirgece Masalları’nın yorumcu mütercimi Richard Burton’un 19. yüzyılın ortalarında geliştirdiği tasvirlerde Doğunun kadınları, sonsuza dek küçümseme duygularını proveke edecek olan objelerdi. Burton için doğulu kadın ‘cinsel özgünlüğe’ indirgenmişti, özel cinsel güçleri sayesinde. Gezgin ve yorumcu mütercimler, romantik şairler ve yazarlar Avrupalı kadınlar hakkında söyleyemeyeceklerini Doğulu kadınlar için söyleyebiliyordu. Viktorya devrinin ahlakçıları da burjuva eşleri için yadsıdıkları cinsel yakıştırmaları, işte aynı ruhla aşağı sınıfların kadınlarına, köle ya da yabancı kadınlara layık görürlerdi. Bütün kadınlar erkeklerden aşağıydılar. Doğulu kadınlar ise hem Doğulu hem de kadın olduklarından iki kat aşağı oluyorlardı. (8) Bu iki kat aşağı sayılan mahlukların kurtarılmasının da iki kat fazla zaman ve gürülüt patırtı anlamına geleceği çok açık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Arap, korkanı ısıran ama kendine kaldırılan eli yalayan bir köpektir. Sopayı yerken, aslında ona bunu yapmaya hakkınız olup olmadığından bile bihaberdir’ diye yazıyordu, şair-gezgin Gerard de Nerval, 1843’te bastırdığı Doğu’ya Yolculuk notlarında. Irkları sınıflandıran ve Afrikalıları insan ırkının kokarcaları olarak tanımlayan antropolojiden hiç söz etmeyelim şimdi.&lt;br /&gt;Bugün hala bir gazeteci Doğu’ya doğru yola çıktığında, işte, zihnindeki bu fotoğraflarla harekete geçmiş oluyor. Muhayyeledeki Doğu’nun yokluğu, bir öfke sebebi olabilir. Batı’nın ‘saf doğulu’ olamadığı için horgördüğü doğulu ise, bunun acısını kendi doğusundan çıkartıyor. Türk kadını İranlı kadınla, İranlı kadın Afganistanlı kadınla karıştırılmaktan hoşlanmıyor. Buradan çıkarmamız gereken en önemli sonuç, Doğulu kadın tanımlarının hiç bir zaman yansız bir şekilde oluşmadığıdır. Doğuda kadın eziliyorsa iki kez eziliyor; ilk olarak sınırlanan söz hakkı nedeniyle, ikinci olarak onu muhtemel bir haksızlığın mağduru olarak tanımlayan gösterme biçimleri nedeniyle...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#666600;"&gt;&lt;strong&gt;Akademisyen Kadınların Savunmaları&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kafeslerin tüllerin, perdelerin gerisinde müslüman kadın imgesini oluşturan yalnızca dönemin saraylı geleneği değildir. Batılı sanatçı gibi oryantalist açısından da müslüman kadının bedeni, gizemli dinin tanrısallık atfettiği varsayıldığı için de kendini bir başkaldırının kahramanı olarak gören laik oryantalistte örtünün açılmasına yönelik bir tutkuyu kışkırtır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Müslüman kadının sorunları üzerine konuşmayı zorlaştıran bir diğer etken, kadınların uğradığı haksızlıklar konusunda olsun, bu haksızlıkların çözüm yolları ve kurtarılmış kadın tasarımı konusunda olsun, batılı beyaz kadının model olarak ileri sürülmesidir. Çağdaş feminist teorinin büyük kısmı sadece ataerkillik üzerinde odaklandığı için, mesela cinsiyetçiliğin yanısıra ırkçılıkla da mücadele etmek zorunda kalan siyah kadınların deneyimini yeterince açıklayamaz. Beyaz feministler Afrikalı ve Asyalı kadınları metropolitan Batı’nın ‘ilerici’ adetlerine göre özgürleştirmeye çalıştıklarında etnosantrik bir tutum takınmaktadırlar. Boby Sayyid bunu Batılı kadın modelinde somutlaşan özsel kadın kabulüne dayandırmaktadır. Örtüye karşı tepki, özsel kadın varsayımıyla sürmektedir. Bu varsayımsal özsel kadın ise örtüsüz beyaz batılı kadındır. Özsel kadın belirli bir dilde konuşur, belirli şekilde giyinir, vs. Onun özsel statüsü, tikellerini evrensele çevirme etkisine sahiptir; onun tikel bir tarzda varoluşu, bütün kadınların varoluş tarzı olmaktadır. Bunun sonucu ise şudur: Özsel kadının özelliklerini paylaşmayan kadınlar sanki daha az kadın olmaktadırlar. Sayyid’in Spelman’dan aktardığı gibi, kadınların heterojenliğine hitap edemeyen feministler, sonunda kültürel ve ırki hiyerarşileri desteklemeye yönelirler. (9) &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Burada aklıbaşında kadınlar Zizek’in çifte şantaj dediği tehditin varlığını duyarlar: Çağdışılığı, ataerkilliği, özgür düşünceye yönelik baskıyı temsil eden yönetimlerin karşısında demokrasi, insan hakları, basın özgürlüğü gibi söylemleri temsil eden ABD vardır ve baskı rejimleri altında yaşamanın oluşturduğu çaresizlikle ABD’nin demokrasi havariliğine inanmaya bir şekilde açık bulunan insanlar, kendileri için doğru ve iyi olan konusunda bir karar verebilecek görüş berraklığından yoksunlaşmaktadırlar. ( Bir tarafta kadınların ekonomik özgürlüğüyle, bağımsız kişilik ve bireysel gelişmesini sağlayan her türlü hakla birlikte konuşulan bir süreç, diğer tarafta ise Taliban örneğinde somutlaşan kadınları burkalarıyla birlikte evlere ve harem hayatına hapseden bir dindarlık yorumu vardır. Az çok okumuş yazmış şehirli kadınlar bağlamında bunun en belirgin sonucu, popülist feminist söylemlerin yaygınlaşmasıdır. İran’da islamcı kökenli kadın aydınlar arasında çok yaygın bir açıklamadır, ‘erkekegemen’ geleneklerin baskısı. Bir eleştiri birikimine ve tecrübesine dayalı olmadığı için de çoğu kez iktidarın cinsler arasındaki ayrımcılığı sergileyen uygulamalarına tepkiye ve kuramların tüketimine dayalı bir feminizmdir söz konusu olan. Devrimin başlarında isteyerek başlarını örttükleri hatta çarşaf kullanmaya başladıkları halde, yönetimin başörtüsü ve benzeri konulardaki baskıcı ve kuralcı, gösterişçi ve sathi politikalarına duydukları tepkiyle başörtüsü örtmekten rahatsız olan pek çok kadın tanıdım. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Batı ülkelerinde yaşayan müslüman kökenli aydınlar ve özellikle de akademisyen kadınlar, karşılaştıkları sorular ve üzerilerine gelen olumsuz imajların yol açtığı sorgulamalar nedeniyle müslüman kadının hakları ya da uğradığı haksızlıklar bağlamında aşırı tepkiseldirler. Batı ülkelerindeki üniversitelerde kariyer yapan Doğulu ve Müslüman kökenli akademisyenler arasında sanki daha çok Pakistan, Hindistan ve bazen de İran kökenli kadınların feminist tezleri benimsediği ve dillendirdiğini söylemek mümkün. İslamcı feminist diye nitelendirilebilecek ve varlığını sivil toplum kuruluşları etkinlikleri zemininde geliştiren bir kadın tipi özellikle Mısır, Bengladeş, Malezya, Endonezya gibi ülkelerde yaygındır. Akademisyen ve aydın kadınların feminist tepkilerinde, kültürel olarak kadını ölen kocasıyla birlikte yanıp kül olmayı dileyecek kadar erkeğin ilavesi olarak gören bir kabulün hakim olduğu Hint geleneklerinin etkisini bir şekilde hissetmek de mümkün. Çoğu zaman aşırı modernistler gibi aşırı feministler de bu bölgeden çıkıyor. Türkiye’de bu kadın tipinin niçin fazla yaygın olmadığı, üzerinde durmaya değer bir soru. İlk bakışta akla bunun Cumhuriyet’ten sonra kadınlara tanınan haklarla çok doğrudan bir ilgisi olduğu geliyor. İkinci ve akla yakın görüş, Türkiye’nin Batı ile Doğu arasındaki sınır konumunun sağladığı bir özgünlüğe işaret eder. Bu ara-lık konumu deneme ve yanılmaların olduğu kadar geçişkenliklerin de alanıdır. Daha farklı seviyede bir irdelemede ise, dindar olsun olmasın ülkemizin aydınlarının hayat, uygarlık ya da ideoloji tarafından kendilerine dayatılan sorulara sonuna kadar cevap arama bağlamında bir dayanıksızlık içinde olduğu söylenebilir. Bu dayanıksızlığı da Türkiye’nin batı ile Doğu, modernlik ile geleneksellik tartışmalarının arasında bir yerdeki konumuna bağlayarak açıklamak olası. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Batı üniversitelerindeki Doğu kökenli bilimkadınlarının bir kısmı, çalışmalarındaki derinleşme oranında karşılaştıkları kavramsal ve pratik sorunlar nedeniyle, feminizm konusunda daha eleştirel görünürler. Chandra Talpade Mohanty, ‘Feminist Akademisyenlik ve Sömürge Söylemleri’ başlıklı etkili bir makalede sosyal bilimlerdeki en son Batılı feminist metinlerde görülen ‘Üçüncü Dünya kadını’nın tekil bir yekvücud özne olarak üretiminin güçlü bir tahlilini sunmuştur. Mohanty, bu türden batılı akademisyenliğin Üçüncü Dünyanın kadınlarını türdeş bir topluluk olarak nasıl tesis ettiğini, sonra da bunu kültürel, tarihsel ve iktisadi hususi bağlamları silen belli sosyolojik ve antropolojik evrenseller temelinde bir tahlil kategorisi olarak nasıl kullandığını gösterdi. Kültürlerarası özdeş bir evrensel bağımlılığa dair bu pederane varsayım, Mohanty’ye göre aynı zamanda batı feminizminin değerlerini tartışmaksızın ayrıcalıklı kılarken, diğer yandan da Batılı ülkelerle Batılı olmayan ülkeler arasında işleyen baskıcı siyasi-iktisadi iktidar yapımlarına karşı da kayıtsız kalmaktadır. Benzeri eleştirileri feminist marksist yapısökümcü sosyolog Gayatri Spivak da dile getirmekte ve ‘tabi’ diye sözettiği kurtarılmak istenen kadının bir konumdan diğerine rızası olmaksızın kaydırılması üzerinde durmaktadır. Kurtarılmak istenen kadına bir ifade konumu tayin edilmemiştir; tabi öznenin konuşabileceği hiçbir zemin yoktur. Başka herkes onun adına konuşur, öyle ki ataerkilliğin veya emperyalizmin nesnesi olarak hikayesi sürekli yeniden yazılır. İleri çıkıp konuşabilseydi de nasıl bir muameleyle karşılaşacağını bilemezdik. (10)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Model üzerinden konuşmada sürekli bir eksiltme yaşanır: Doğulu bir kadın’dan sözedilecekse, bu kadın en azından Batılı kadın özne üzerinden incelenen, ölçülüp biçilen ve yeniden tasarlanan eksik, özselliği sorunlu ve kusurlu bir kadın olarak görünmektedir. Spivak’ın sözünü ettiği üzere sözkonusu olan kurtarılmak istenen kadını tarihin dayatılmış sessizliği içinden tekrar konuşturabilecek kurtarılmış bir ses olarak geri getirilmesi değildir, bu şekilde ‘izin verilmiş konumlar’ üzerinden konuşulan bir kurtarışta. Spivak, birinci dünya feministi kendini bir kadın olarak imtiyazlı hissetmekten vazgeçmeyi öğrenmedikçe, ‘tabi özne’ de araştıran öznenin otoritesini onu felce uğratmadan sorgulama yetkesini kazanmadıkça, böyle bir sorunun çözümlenmesinin zorluğuna değinir.(11)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başörtülüler Spivak’ın tabi öznesine pek az benziyorlar kanımca, yine de en azından laiklik adına bilinçlendirilmek, şekillendirilmek istenen bir kesim oldukları düşünülürse, uyumlu olmadıkları ve itirazlarını ifade ettikleri için, aynı zamanda da Batı’ya verilmek istenen modern Türkiye fotoğrafını bozuma uğrattıkları için de hiç yoklarmış gibi bir muameleye maruz bırakılmışlardır. İletişim imkanlarının hayli geliştiği günümüzde başörtülüler hala bir taraftan konuşmalarına izin verilmiyorken, en azından konuşmalarına imkan tanıyacak ya da konuşma imkanlarını artıracak kanallardan uzaklaştırılıyorlarken aynı zamanda da ‘analitik düşünememe’ gibi bir suçlamaya maruz kalmaktadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Denilebilir ki işte başörtülü kızlar, bugün kendilerini doğrudan anlatma konusunda büyük bir mesafe katetmiş bulunuyorlar, sesleri yeteri kadar duyulmasa bile varlıkları fazlasıyla belirgin. Bu durumda sorunun en azından bir kısmının, belki de çözümü zorlaştıran bir kısmının bakan gözden kaynaklandığı söylenebilir. Başörtülü kızlar az çok Spivak’ın tabileri gibi, kadın özgürlüğü bağlamında önceden tespit edilmiş konumlara razı olmayacak şekilde bir özgürlük anlayışını dillendirdikleri için, kendini model olarak ileri süren Batılıları ve o kadın üzerinden kendini tanımlayan Doğulu, müslüman kökenli hemcinslerini rahatsız ediyorlar. Burada da sorun yine çok kadınca diye nitelendirilen bir şeye, zihinden çok görünüşe dönüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başörtülü müslüman bir kadın olarak toplumsal sorunlara duyarlıysanız, baskı altında tutulan, sindirilen, hayat mücadeleleri sırasında kişiliklerinin ve kimliklerinin çarpıtılmasına neden olacak dayatmalara maruz kalan bütün insanlarla ilgilenmeden edemezsiniz. Bunun yanında başınızı açıp da hala müslüman olduğunuzu söylemeye devam ettiğiniz takdirde de kendinizi, dinsel kimliğinizi yontmanıza dönük talepler bitip tükenmek bilmeyecektir. Bu yontma girişimlerinin en sonunda müslüman kadından geriye ne kalacağını kestirmek zor: Ufukta işaret edilen özsel kadın Batılı, Beyaz ve ‘görünüşüyle’ müslüman olmaktan uzak. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Kurtarılacak kadına ilişkin tasarılar, Yunan mitolojisindeki Prokrustes’i hatırlatıyor bana. Prokrustes düzenlediği baskınlarda yakaladığı yolcuların boylarını yataklarına uydurmak için kollarını ve bacaklarını kıran ya da çekerek uzatan bir hayduttur. Merve Kavakçı meclisten kovulduğunda, sosyal demokrat ve feminist kadınlar bunu eleştirmekten kaçındılar; oysa mecliste Kavakçı ile aynı düşünceye sahip sayısız erkek milletvekili vardı. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Resmi laik feminizmler analitik düşünceden yoksun saydıkları için başörtülülerin haklarını savunmayı reddederler; geriye kalan bütün kadınlar analitik düşünme yeteneğine sahiplermiş gibi. Türkiye’de sanki bütün kesimler analitik düşünebilmekteyken başörtülülerin bu nedenle okuma haklarının sınırlanmasındaki ironi çok açık. İnsanların bilimsel bilgiye dair şüpheciliği içselleştirmelerinin bir yolu üniversite eğitimidir ne de olsa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#666600;"&gt;Doğu’nun Kadınları, İslam’ın İstediği Kadınlar mı?&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Doğu-Batı sorunsalını çoğaltan da her şeyden önce temsil biçimleri, dolaylı anlatımlar, şarkiyatçılık... Şunu iddia edebiliriz: Bugüne kadar kurtarılmak istenen ya da ezildiği, baskı altında tutulduğu ileri sürülen müslüman kadınla ilgili olarak doğrudan konuşmalar çok sınırlı olarak yapılabilmiştir. Oryantalist ya da şarkiyatçı tarafından tahayyül edilmiş olan konum gide gide izin verilmiş bir görünme ve seslenme konumuna dönüşmüştür. Zaman içinde meydana gelen bir başka değişim ise kendi kendinin oryantalisti olmaya gönüllü Doğulu ve müslüman kadınlardır. Muhsin Mahmelbaf’ın Kandahar Seferi’ndeki zorla burka giyen ve Afganistan içinde rahat hareket edebilmek için bir anlaşmayla bir erkeğin dördüncü karısı olmayı kabul eden kadın anlatıcı, yirmi yıldır ülkesinden kopuk olan ve Kanada vatandaşlığına geçmiş bulunan bir gazetecidir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Müslüman kadınların kendi adlarına konuşması, doğrudan ve hakiki temsilleri, özgün anlatımları çok şeyi değiştirecek. Müslüman kadınlar kendilerini daha doğrudan anlattıkça sorun aynı zamanda abartılardan ve kurtarma operasyonlarına has işkence sahnelerinden de uzak yöntemlerle çözümlenme şansına kavuşacak. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bu konudaki büyük karışıklık, Türkiye’nin AB’ne girme sürecinin red ve kabullerine de yansımakta. Müslüman kadın erkeğinin arkasında yer alan, düşünümsellikten yoksun, bedeni ve aklı konusunda bir sorumluluk taşımayan kadın olarak görülüyorsa, bu kadının benim kuşağım için bir model olamadığını söyleyebilirim. Annelerinin hayat tarzından büyük ölçüde kopmuş bir kadın kuşağıydı benim kuşağım; aileyi, evi, evliliği, okumaların, dinlemelerin, yorumların ve hayatın içinden yükselen soru ve taleplerin yardımıyla yeniden tanımlama iddiasına sahip çıkıyordu. Annelerimizin ev ve aileyle sınırlı hayatlarının hem bencilce olduğunu düşünüyorduk, hem de sınırlayıcı. Mutluluk kamusal olandaydı ya da başka bir açıdan kolektif hayatın ve cemaat ilişkilerinin bağlamında aranmalıydı. Kişiliğini ve kimliğini kocasının red ve kabulleriyle tanımlamış olan annelerimizin hayat tarzını, din anlayışlarını reddettik. Bir cemaate mensup olmasak da kendi cemaatimizi oluşturuyorduk, tefsir ve ilmihal çalışılan ev toplantılarında. İyi yazmaya, sanatımız içinde derinleşmeye, kendi içimize gömülmeye, inzivaya çekilmeye hakkımız olamazdı. Kendimize yönelik anlama çabasının getirdiği bir nokta, anlatma ihtiyacıdır. Bunun için de farklı kadın gruplarıyla biraraya geliyorduk. Kitap okumak tabii ki önemliydi ama daha önemli olan işte halkla buluşmayı bir şekilde sağladığı hissini uyandıran faaliyetlerdi. İnancı yeniden tanımlamak, derinleştirmek, yaşamak gerekirdi. Evler sıradan evler olmamalıydı ve çoğu kez olmuyorlardı da. Evler sıradan evler olamazdı, hele ki annelerimizin yaşadığı evler gibi asla. Çekirdek aile modelinin yüceltildiği tüketim ideolojisinin karşısına nasıl bir aile yapısı ile çıkacağımız sorusu hep vardı. Şu çok açık görünmese de hissedilen bir olguydu: Annelerinden kopmuş bir kadın kuşağıydı bizim kuşak; aileyi, evi, evliliği, okumaların, dinlemelerin, yorumların ve hayatın içinden yükselen soru v etaleplerin yardımıyla yeniden tanımlama iddiasına sahip çıkıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğu’nun kadınları, İslam’ın istediği kadınlar mı? Bu soruyu çok küçük yaştan itibaren kendime sordum. Çoğu kez bir savunma güdüsüyle hareket ettiğimiz söylenebilir. Doğulu ve müslüman duyarlığımız her zaman tetikte; bu yanlarımıza yönelik bazen şiddetle bazen istihza ve aşağılama ile yönelen müdahaleler nedeniyle. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Doğulu ve müslümanız, tamam ama annelerimizden de farklıyız, kadın olarak. Bunun bir nedeni bizden önceki dindar kuşakların kamusal alanla ilişkilerindeki kopuklukta aranmalı. Bizler ise kamusal hayatta yer alma gerekliliğiyle eğitildik. Mutlu aile yaşantıları ile yetinemezdik. Bir erkeğe sırf erkek olarak yaratıldı diye din adına ya da gelenek adına saygı gösteremezdik. Erkeklik de kadınlık da doğuştan getirilen özellikler yanında kişisel çabalarla var edilen nitelikler. Kadınlar ve erkekler gerçekten kadın ve erkek, bunun için de gerçekten insan olmalılar diye düşünüyorduk. Bu da insanın tarihin, toplumun ve tabiatın kendisine yüklediği bütün yükleri sürekli sorgulamasıyla mümkün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Modern öncesi zamanların tarihi, kadının en azından dil olarak ortada olmadığı dönemlerin tarihi. Bu kadınların var olmadığı, varoluşsal sıkıntılar yaşamadığı, sanatla ilgilenmediği, eserler vermediği anlamına gelmiyor. Ama eğer güçlü değillerse, güçlü ailelere mensup değillerse, kadınların kolayca ezilmesini, bastırılmasını, kendilerini yitirmesini, dolayısıyla da çarpıklaşmasını ve zayıf düşmesini sağlayan bir ilişkiler düzeneği hala mevcut. Buna karşılık kadın sorunlarının çözümünün bir güç mücadelesi olarak algılanmaması da gerekiyor ama mevcut sorunların karmaşıklığından beslenen popülist yorumlar kolaylıkla bunu getiriyor. Daha fazla kadın olmak artık sanki daha fazla kadına ilişkin reklamcı ve modacı imgelerine yerleşmekle mümkün. Oysa bu imgeler, medyatik sublimasyonlarla var edilen plastik bir kadınla ilgili. Aslında akılcı ve fetihçi başlangıcıyla ‘eril’ bir niteliği olan modern uygarlık dişil bir evreden geçiyor. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bu anlamda Batı’da kadın hakları alanında var olan kazanımın aynı zamanda karşı cinste bir kayıpla birlikte gerçekleşmekte olduğu söylenebilir. Bu bizim için öğretici bir bozulma. Hukuksal, siyasal ve sosyal anlamda adaletli bir muameleyi savunurken, dinsel bilincimizin sağlamasınının beklenebileceği, cinsel kimliklerin özgünlüğünü korumaya dönük bir duyarlılık için de çaba göstermek gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de bu alanda aldığımız yol hayli çarpıcı. Ben 1980’lerin başında Yeni Devir gazetesinde yazarken, kadın olarak kendi ismimi kullanmak suretiyle yazı yazdığım için büyük bir destek aldığım gibi kınamalara da maruz kaldım. 1985 yılı civarında Güneydoğulu bir alimin, ‘gazetede yazı yazan müslüman kadınları gördükçe müslüman olarak haysiyetim zedeleniyor’ dediğini duydum. 1990’da Ankara’da bir panele davet edilmiştim ama bu panel erkeklerle kadınların karışık oldukları bir paneldi ve böyle bir programa katılabilir miydim, bu tartışmaya açılan bir konu oldu. 1994’te Bakü’de, ev sahibem olan doçent hanımın başörtümü görünce çok rahatsız olduğunu farketmiştim. İyi müslüman olmanın başörtüsü şartına bağlanması, onu çok rahatsız ediyordu ve başörtülü kiracısı olarak ben, bu nedenle sıkıntı duymasına yol açmıştım. Bakü meydanlarından birinde Azad Kadın Heykeli vardır. Sosyalizmin kendilerini kölelikten kurtardığına inanan ilmi işçi sınıfının başörtüsüne sempati duyması o kadar kolay değil. Diğer tarafta Yugoslavyalı gazeteci ve şair Melike Salihbegoviç, çarşaf giydiği için hırpalanan anneannesiyle ilgili hatıraları nedeniyle günün birinde başını örtmekle kalmadı, bir süreliğine çarşaf da giydi. İranlı İslamcı kadınlardan, devrime çarşafla katılmış olan Mahbube Abbasguluzade, sonraki dönemlerde kadınların hukuksal seviyede ayrımcılığa maruz kalmaları nedeniyle, kendini ‘İslamcı feminist’ olarak tanımlamaya başladı. Durgun, tek, sabit bir örnek yok. Türkiye’de 80’li yılların başörtülüleri, modern dünyada nasıl müslüman olunacağını yaşayarak öğrenmeye çalışan öznelerdir. Bizim kuşak dini kaynaklarla araya konulan alfabe ve hayat tarzı uçurumunu aşmaya çalışan, bunu da çok kısa bir zamanda ve büyük bir açlıkla yapmaya çalışan bir kuşaktır. Modern dünyada dinin imkanlarını araştıran ve onaylarını mümkün kılan yeni bir dil, yeni bir konum, yeni bir hayat tarzı arayışı sözkonusudur. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta bütün bu yaşananların hantal ve insanlara saygısız modernleşme politikalarından bağımsız değerlendirilemeyeceği de açık. Çarşafla mücadele kampanyalarını, çirkin mürteci tiplemeleriyle sanatını sürdüren karikatürist modelini, halkevi sahnelerinde çarşafını atarak modernleşen medeniyet meleklerine ilişkin gösterileri henüz arkamızda bırakmış değildik. Açık ki İlhan selçuk’a ait bir tanım olan Gardrop Atatürkçülüğü’nün uygulamada kazandığı içerikler, islamcıların gündemlerinin de geçen zaman içinde daha ziyade görünüşle ilgili başlıklarla kaplamasına neden olmuştur. Türkiye modernleşmesinin insan hakları, özgürlükleri, eleştirel akıl, katılım bağlamındaki başlıkların uygulamaya dökülmesi olarak gerçekleştiği söylenemez. İslamcıların gündemi ise Sezai Karakoç’un ifadesiyle, yüz yıl önceki İslamcılarınkine nispeten daha yüzeysel görünüyor. İbrahim Tatlıses, ‘Urfa’da Oksford vardı da okumadık mı?’ diye soruyor. Türk kadınları ve bütün doğulu kadınların normal olarak kişiliklerine, inançlarına, muhitlerine saygılı yaklaşımlarla varedilen kendini geliştirme, ekonomik özgürlüğe sahip olma, sosyalleşme, toplumuna yararlı olma imkanlarını geri çevirmeleri beklenemez. Oysa bizde modernlik ve geleneksellik gibi doğululuk ve batılılık da hala fazlasıyla görünüşler üzerinden anlaşılmakta ve tartışılmaktadır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Şekilci, özensiz modernleşme politikalarına karşı bir tepki vardı ve İslamcılık bu tepkiye karşı modernleşmeden vazgeçemeyen bir dindarlığın da arayışıydı. Modern bir dünyada dindar olarak yaşamanın yolunu arıyordunuz böylelikle. Zaten en baştan bunu seziyor ve dile getiriyordunuz: Kadın ikinci sınıf insan değildir. İnsanlar sırf erkek yaratıldıkları için daha üstün ve imtiyazlı olamazlar. Simone de Beavoire ‘kadın doğulmaz, kadın olunur’ demişti. Bu söz erkekler için de geçerlidir: Erkek doğulmaz, erkek olunur. İnsan bir cinsle, bir kimlikle dünyaya geliyor ama kendi çabasıyla kimliğini geliştirme yükümlülüğüyle değer kazanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak halihazırda Doğulu kadınların yüzyüze bulunduğu sorunların Batılı hemcinslerini de bir ölçüde etkilemekte olan üç ana başlığı olduğunu söyleyebilirim: Kadınla ilgili eski olumsuz yargılar, kadınların özgüven yoksunluğu ve kadınların ekonomik bağımlılığı. Kadının bir birey olarak değil de himaye edilmesi ve vesayet altında tutulması gereken eksik bir cins olduğuna ilişkin yargı, bu başlıkların hem nedeni hem de sonucu olmaya devam ediyor. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Buna karşılık Batı’da bazı ülkelerde gerçekleşmiş bulunan insan haklarıyla ilgili yüksek standartların, Doğulu kadını baskılayan bir model olarak ileri sürülmesi de bir problem. Dünyayı değiştirme isteği, onu anlama isteğine hakim oldu, diye yazıyor Margeret Yourcenar. Doğulu kadına daha insani bir hayat sunmak, onun bireysel olarak seçme ve seçilme hakkını tanımak, ekonomik ve sosyal olarak, kültürel olarak hayat standartını yükseltmek, ona kişiliğini güçlendirecek bir takım imkanlar sunmak ve yeni yaşam seçenekleri yaratmak demektir. Vatandaşlık açısından eşit haklar ve daha iyi sosyal koşullara sahip olmak, bütün kadınların hakkı ve bugün bu hakkın Batı modeli üzerinden konuşuluyor olması, Doğu’yu aşağılamamızın bir nedeni olamaz. Batı ulaştığı standartlar itibariyle bir model, bu arızi modellik konumunun doğulu kadının üzerinde ayrıca bir baskı oluşturması ise bir problem. Bu kaçınılmaz modelliği doğulu kadının kimliğinin üstüne çıkarmayabilmek, kendini tanımlama becerisiyle, dolayısıyla dil ve kültür alanındaki söz söyleme yetisiyle çok ilgili bir başarı olurdu. Yani "modellik" sadece teknik bir kavram olarak görülebilir, Doğulu veya Batılı olmayan, kendini Batılı hissetmeyen herhangi bir kadını ikinci sınıf bir Batılı kadın yapma iddiasının haklılığını ve meşruiyetini temsil edemez... Bir sosyal adalet sistemi bağlamındaki öncü çabalar açısından Batı’yı örnek almanın tartışılacak bir yanı da yok. Doğulu kadının kişiliğinin baskı ile çarpıtılmamasına, ezilmemesine, hijyene, eşitliğe, başkalarının namus anlayışı yüzünden öldürülmemeye, aile ve toplum hayatında katılıma ve söz hakkına, yeteneklerini geliştirmeye, sevmeye ve sevilmeye ihtiyacı var. Doğulu kadının kendi adına konusabilme kapasitesini kazanabilmesi, ‘kendiliği’ ve mahremiyeti konusundaki duyarlılıkları gerektiriyor. Ayrıca açık ki Doğulu kadının kendisi için çok önemli saydığı değerleri var. Bunları yok saydığınız takdirde özgürleştirdiğiniz kadını Prokrustes misali yöntemlerinizle sakatlamış olabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğulu kadının Batılı hemcinsinin kamusal-özel ayrımında mahrum kaldığı erdemlerinin muhafazası da çok önemli. Şiddetin eğitim öğretim kurumlarına sıçradığı ve sahipsiz sokak çocuklarının yanı sıra devlet kurumlarına terkedilen çocukların da yeteri kadar güvende olmadığı düşünülürse, kimse kadınların geleneksel de denilebilecek şefkat, merhamet, özveri, diğergamlık gibi erdemlerinin önemini yadsıyamaz. Anneliğin ve ev kadınlığının ücretsiz işçilik olarak algılanmasını getiren yanlış yorum ve uygulamaların değişmesi için herkesin birlikte gayret göstermesi gerekiyor. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Öncelikler daha doğru sıralansaydı, daha iyisi olabilir, daha mükemmeli gerçekleşebilirdi. Doğulu kadın Batılı kadın modeli üzerinden konuşuldukça, kurtarılma süreci asla tamamlanamayacak bir tabi’ye de dönüştürülüyor. Bu aslında aynı zamanda Batılı olmayan kadının sürekli doğululaştırılması gibi bir işlem koyuyor ortaya. Araç bizatihi mesajdır. Kaba öğretmenlerin bilimsel bilgisi öğrencileri doğru yola getirmeye yetmez. Sorunların ifadesinde olsun, çözümünde olsun, yeteri kadar hassas olunmaması, yeni sorunlara yol açıyor. Başörtüsü sorunu, adı ‘türban’ konulduğu için de çözümlenmiyor mesela: Türban, kullananların rızası hilafına kullanımı geliştirilen bir isimlendirme; tartışmalar da aynı şekilde tartışılanlardan kopuk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bununla birlikte ‘Doğulu kadının genel bir tanımı yapılabilir mi?’ sorusu hala var. Rus kadını da Doğulu bir açıdan, yapısı, itaatkarlığı, teslimiyetçiliği Rus kadınını tam anlamıyla doğulu kılıyor. Türk kadını çoğu zaman İspanyol, Brezilyalı, İtalyan hemcinsiyle benzerlikler gösterebiliyor. Namus cinayetleri de sadece Türkiye’nin güneydoğusu’na has değil; Balkan’larda da sürüyor bu cinayetler. Saf Batılı hissiyatı açısından Batı, Kıta Avrupası’yla sınırlıdır zaten; kendini gerçek Batılı olarak görenler İspanyolları, İtalyanları Avrupalı saymıyorlar. Türkiye’nin AB’ne girmesine en çok Avusturya’nın tepki göstermesi salt Viyana kuşatması kompleksiyle açıklanamaz. Avusturya küçük bir ülke olsa da Batı geleneğinin, büyük imparatorlukların en köklü temsilcisi konumunda görüyor kendini hala. Bu kadar itirazı, tepkisi, saf Batılılığı inancından da kaynaklanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tek bir doğulu kadın tanımı imkansız sanırım; Batılı kadının tek bir tanımının yapılamayacağı ölçüde. Afganistanlı burkalı bir kadınla İranlı çarşaflı bir kadını her zaman aynı kefeye koyamazsınız. İranlı sinema yönetmeni Tehmine Milani’yi, bir erkeğin dördüncü karısı olmaya rıza gösteren Suudi Arabistanlı hemcinsiyle bir tutamazsınız. Doğulu kadın bağlamında; genel bir tanım yapılmasa da, ortak yönler çıkarılabilir. Bu da Doğulu kadının katılımı ve doğrudan anlatımlarıyla birlikte yapılabilir. Sorunların çözülürken yeni sorunlara sebep olmaması için de bu katılım ve söz hakkı çok önemli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğulu kadını kendi koşulları içinde değerlendirelim ama Batı üzerinden konuştukça kurtulunması imkansız bir doğululaştırmayı sürdürmeksizin; doğulu kadının pozitif pek çok özelliği var; onları ön plana çıkaralım ama aynı zamanda ona tüm dünya kadınlarında olmasını dilediğimiz hakları tanıyalım. Bunu yaparken de doğulu kadının kendi adına konuşmasına dikkat edelim, onun yeni vasisi rolüne soyunmak yerine. Burkalı Afganistanlı kadın konuşsun, çarşaflı İranlı kadın, başörtüsü örtmek istemeyen İranlı kadın, türbanlı yemenili başı açık Türkiyeli kadın kendi adına konuşsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#993300;"&gt;Dipnotlar&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#663300;"&gt;1- Gregory Jusdanis Gecikmiş Modernlik ve Estetik Kültür, sf. 135, 1998. Metis,&lt;br /&gt;2- Rana Kabbani, Hayali Doğu, sf. 153, Bağlam, 1993.&lt;br /&gt;3-Ümit Aktaş, Osmanlı Çağı ve Sonrası, I. C., sf. 450-451, Bakış Yayınları .&lt;br /&gt;4-Thierry Hentch, Hayali Doğu, Ayrıntı, sf. 282.&lt;br /&gt;5-Cihan Aktaş, Abdulkerim Suruş’a Göre Demokrasi İçin Tasavvuf Kültürü, Yarın dergisi, Mayıs 2005.&lt;br /&gt;6-Camille Paglia, Nefertiti’den Emily Dickinson’a Sanat ve Dekadans, Epos, sf. 492.&lt;br /&gt;7- Kabbani, a.g.e, sf. 159-160.&lt;br /&gt;8- A.g.e., sf. 77.&lt;br /&gt;9- B. Sayyid, Fundamentalizm Korkusu, sf. 26-28, Vadi, 1. baskı, 2000 10- 11- Robert Young, Beyaz Mitolojiler, 252-254, Bağlam, 2000.&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#ffffff;"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/17461926-113497010654449540?l=dkyazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dkyazilari.blogspot.com/feeds/113497010654449540/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=17461926&amp;postID=113497010654449540&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/17461926/posts/default/113497010654449540'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/17461926/posts/default/113497010654449540'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dkyazilari.blogspot.com/2005/12/dogunun-bir-kadin-sorunu-var-mi.html' title='Dogu&apos;nun Bir Kadin Sorunu Var Mi?'/><author><name>Düşünce Kahvesi</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://4.bp.blogspot.com/_cRKb1nC2wBk/TJdo8vK0qdI/AAAAAAAABGE/p6VVK0hwgpk/S220/496960.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-17461926.post-112846022380880492</id><published>2005-10-03T23:09:00.000+03:00</published><updated>2007-03-14T05:11:54.749+02:00</updated><title type='text'>Turkiye'de Siyasi Partiler ve Avrupa Birligi</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#666600;"&gt;&lt;strong&gt;Ömer ÇAHA, &lt;span style="color:#993300;"&gt;Fatih Universitesi&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#ffffff;"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;Türkiye’nin Avrupa Birliği adaylığı siyasal partilerin önemini bir kez daha gündeme getirmeye başlamıştır. Zira Türkiye’yi birliğe ortak olacak şekilde iktisadi, siyasal ve sosyal reformlara hazırlayacak olan siyasal partilerdir. Bundan da önemlisi Türkiye’nin adaylığa üye olarak kabul edildiği AB ülkelerinde siyasal partiler demokrasinin merkezini, hatta deyim yerindeyse mabedini oluşturmaktadırlar. Türkiye’nin AB üyeliğinin önündeki en önemli engel ekonomik sorunların yanında demokrasi ve insan hakları alanında karşımıza çıkmaktadır. Türk siyasal partilerinin Türkiye’yi birliğe hazırlaması ekonominin yanında siyasal alanda atacakları köklü reformlarla mümkün olabilecektir. Bu da her şeyden önce partilerin demokratik olmasını zorunlu kılmaktadır. Türkiye’de siyasal partilerin demokrasiyle ciddi problemleri bulunmaktadır. Bu problemler siyasal partileri bir cenderede tutan “dışsal” faktörlerin yanında, siyasal partilerin zihniyetinden ve yapısal özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Bu çalışmada Türkiye’deki siyasal partilerin AB’ye ne kadar hazır oldukları sorusunun cevabı, siyasal partileri kuşatan dışsal faktörlerle, bu partilerin kendi söylemlerinin analiz edilmesinde aranacaktır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#ffffff;"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#666600;"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Batı Avrupa’da Siyasal Partile&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;r&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#000099;"&gt;AB ülkeleri hiç kuşkusuz on dokuzuncu yüzyıldan itibaren Batıda gelişmekte olan demokratik sistemi ve bu sistemi ayakta tutan değerleri canlı biçimde sürdürün ülkelerdir. Bu ülkelerde demokrasi geliştikçe siyasal partiler ön plana çıkmış ve demokrasinin taşıyıcı öğeleri olmuşlardır. Siyasal partiler on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren, sosyal ve ekonomik farklılaşmayı siyasal alana çekme, siyasal katılım yoluyla kitlelerin yönetime ortak olmasını sağlama ve iktidarı toplumsal gruplara dayandırma gibi işlevleri üstlenmek üzere gelişmişlerdir. Toplumsal farklılaşmanın siyasal alandaki meşru temsilcileri olarak siyasal partiler toplumda yükselen değerleri yönetime taşıyan, böylece yönetimi toplumun etkisine açık tutan aracı kanallar olmuşlardır. Toplumla devlet arasındaki işlevine bakıldığında siyasal partilerin toplumu devletin öncelikleri doğrultusunda mobilize etmekten çok, devleti toplumda yükselen değerler doğrultusunda harekete geçirdikleri görülür. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#006600;"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;Genel olarak siyasal iktidarı toplumsal denetime açma işlevi gören siyasal partiler gayet doğal olarak toplumda yükselen değerlerden de etkilenmişlerdir. İkinci Dünya Savaşı sonrası döneme kadar Batıda siyasal partiler toplumsal sınıflar düzeyindeki ayrışmanın ve bu ayrışmanın doğal sonucu olan çatışmaların siyasal alandaki yansıması şeklinde gelişmişlerdir. 1950'lere kadar genel olarak “burjuvazi”yi temsilen gelişen merkez sağ partiler ile “emekçi” kitlelerini temsilen gelişen merkez sol partilerin yaygın olarak siyasal arenada boy gösterdiği görülmektedir. Bu tür ayrışmanın tipik örneğini İngiltere’de on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında parlamentoda mücadele eden Torry’lerle Whig’lerin doğal uzantısı olarak, emekçi kesimlere hitabeden İşçi Partisi ile üst sosyal kesimlere hitabeden Muhafazakar Parti oluşturmaktadır. 1950’lere kadar siyasal partiler arasındaki mücadelenin genel olarak “materyal” değerler üzerinde seyrettiği görülmektedir. Sosyal kesimlerin yaşam standartlarını iyileştirmek, ticari faaliyetlerin önündeki engelleri kaldırmak, yatırım ve kalkınmaya hız vermek, sosyal hakların yaygınlaşmasını sağlamak gibi materyal değerler siyasal partilerin bu tarihe kadar siyaset arenasında vurguladıkları söylemler olmuştu. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color:#006600;"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Ancak İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’da doğan refah imkanları toplumsal düzeyde “post-materyal” değerlerin yaygınlaşmasına yol açtı. Bu da yükselen değerleri vurgulayan yeni siyasal partilerin doğmasının yanı sıra mevcut partilerin yeni değerler ekseninde siyaset yapmasını sağladı. Hıristiyan Demokrat Partiler, Radikal Partiler, Yeşil Partiler gibi yeni partiler tamamen yeni değerlerin ortaya çıkardığı partilerdir. Bununla birlikte kadın hakları, temiz çevre, silahsızlanma, dini haklar, bireysel özgürlükler, katılım imkanları, yerel değerlerin kabulü, lokal kimliklerin tanınması ve çoğulculuk gibi değerler Batıda “post-materyal” değerler çerçevesinde değişik siyasal partilerin gündemine girmeye başlamıştır. Gerek sağ yelpazede, gerekse sol yelpazede bu tür değerlere kayıtsız siyasal parti kalmamıştır. Partiden partiye dozajı değişmekle birlikte tüm partiler bu değerleri programları ve söylemleri arasına almışlardır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bu noktadan hareketle İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrasının genel olarak Batı Avrupa’daki siyasal partiler için iki dönem oluşturduğunu söylemek mümkündür. Siyasal partilerin söylemi ve yapısı bakımından bu iki dönem arasında önemli farklar bulunmaktadır. Ancak siyasal partilerin devlet ve toplumla ilişkilerinde değişmeyen bir trendin devam ede geldiği görülmektedir. Devletle ilişkisi itibariyle siyasal partiler devletin ana odağını teşkil etmiş ve siyasal iktidarın merkezini oluşturmuştur. Üçüncü Dünya demokrasilerinde görülmekte olan “devlet” alanı ile “siyasal” alan gibi bir ayırım buralarda görülmemektedir. Siyasal alanla devlet alanının birleştiğini ve siyasal partilerin bu iki alanın bileşkesi olan siyasal iktidarın temel aktörleri haline geldiğini görmekteyiz. İktidara taşınan siyasal partiler askeri ve sivil bürokrasiye kumanda ederek devlete, temsil ettiği toplum adına mutlak anlamda hükmedebilmektedir. Son yıllarda Avrupa sathında iktidara ortak olan bir takım marjinal veya radikal partilerin bile devlet üzerinde ne kadar etkili oldukları, devletin dış politikasından iktisadi politikalara kadar belirleyici oldukları Apo olayı vesilesiyle İtalya’daki koalisyonun tutumundan anlaşılmıştır. Toplumla ilişkisi bakımından siyasal partiler toplumsal grupları veya kitleleri “himaye” edici bir işlevden ziyade bu grupları siyasal platformda temsil edici bir işlev görmektedirler. Başka bir ifade ile, siyasal partiler toplumsal yaşamın nabzını eline alarak toplumsal güdüleri belirleyen, bu anlamda toplumu devlet adına sevk ve idare eden aktörler değildir. Aksine toplumsal katılım ve egemenlik için aracılık gibi bir işlevsel misyonu yerine getiren aktörlerdir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Siyasal partilerin Batıdaki demokrasilerin ana omurgasını oluşturduklarını rahatlıkla söylemek mümkündür. Bu yönüyle siyasal partiler, toplumla devlet arasındaki dayanışmayı, özellikle toplumun yönetime katılımı ve iktidarı denetimi temeli üzerinde sürdürerek sistemin ekonomi, kültür, eğitim gibi alanlarına mutlak anlamda hükmedebilen aktörler durumundadırlar. Bu bakımdan Batıda demokrasi partilerle, özellikle çok partili sistemle özdeşleşmiştir. Siyasal partilerin sistem içindeki ağırlıkları, bu partilerin demokratik siyasal felsefeleri ve yapısal özellikleriyle de pekişmektedir. Batı Avrupa’da siyasal partilerin “lider sultası” ya da “karizması”na dayalı bir yapıdan çok, bir program ve siyasi zihniyet etrafında oluşan bir yapıda oldukları görülmektedir. Buradaki siyasal partilerde yaygın olan parti içi demokrasi, parti mensuplarının sesini tavana ilettiği gibi, tabanın tavanı denetlemesine de imkan vermektedir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Siyasal partiler bu dünyada sadece sistem içindeki konumları ve yapısal özellikleri itibariyle demokratik özellikler taşımakla sınırla kalmaz, aynı zamanda demokratik değerleri ve söylemleri üstlenmeleriyle de demokrasinin ana direklerini oluştururlar. Batıdaki siyasal partilerin (Sosyalist partiler dahil) büyük ölçüde “total”, “kuşatıcı” ve “devrimci” ideolojilerden arındıkları; bunun yerine bireysel hak ve hürriyetlere yöneldikleri görülmektedir. Sosyalizmin çöküşüyle birlikte dünyada yükselmekte olan bireysel hak ve hürriyetler, demokratik Batı Avrupa’da zaten öteden beri devam ede gelen siyasal değerlerdi. Sosyalizmin çöküşüyle birlikte bu tür değerlerin dozajı daha da artmıştır. Bugün AB ülkelerinde sağ veya sol yelpazede yer alan siyasal partilerin çıkış noktası “sistem”, “devlet”, “resmi ideoloji”, “rejim” veya benzeri kuşatıcı, kapsayıcı kavramlar değil; doğrudan doğruya “birey”, “hak”, “hukuk”, “katılım”, “kimlik”, “özgürlük” gibi kavramlardır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Batıda bu değerlerle problemi olan partiler neredeyse yok gibidir. Sosyal demokrat partiler önceleri sosyalizmle kapitalizm arasında büyük bir kafa karışıklığı yaşamış, ancak 1950’den itibaren yönetime ortak olmaya başlamalarıyla birlikte demokratik sistemi kabullenmiş, bu sistemin merkezi değerleri olan ve liberal dünya görüşünden neşet eden değerleri paylaşma noktasına gelmişlerdir. Sosyal demokratların dışında bazı ülkelerde ideolojik eksende siyaset yapan Komünist veya radikal çevreci gibi marjinal partiler de sosyalist blokun yıkılmasıyla birlikte sistemi ilgilendiren “büyük” kavramlardan çok bireyi ilgilendiren “özel” kavramlar ekseninde siyaset yapmaya başlamışlardır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Toplumsal yapı da Batı dünyasında siyasal partilerin söylemi, zihniyeti ve değerleriyle demokratik olmasına eşlik etmektedir. Bugün bilgi toplumu parametresinin toplumsal değerleri sarmaladığı veya en azından buna yönelik adımların atıldığı bir dünyada kurumların, değerlerin, sistemlerin temel hedefi insanın mutluluğunu sağlamak olmaktadır. İnsandan hareketle toplumun nabzı birey ekseninde atmakta, bu böyle geliştikçe de ideolojik komünal yapılar bertaraf edilmektedir. Bu bakımdan Batıdaki partilerin çıkış noktası, referansı ve sürükleyici gücü devlet, rejim, devrim veya sisteme vurgu yapan ideolojiler olmaktan çıkmıştır. Aksine birey, hak, hukuk, bilgi toplumu, özgürlük, kimlik tanınması gibi değerler bu partilerin itici gücü, söylemi ve hedefini oluşturmaktadır.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#ffffff;"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#666600;"&gt;Türk Siyasal Partilerinin Önündeki Dışsal Engeller&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Türkiye’de siyasal partiler, yapısal ve zihniyet özelliklerinin dışında kendilerini çepeçevre kuşatan çok sayıda faktör tarafından demokratik bir yapıya kavuşma konusunda engellenmektedirler. Siyasal partilerin önündeki en önemli engellerden biri bu partilerin taşıyıcılığını yapmak zorunda kaldıkları resmi ideolojidir. Yukarıda değinildiği gibi bugünün dünyasında inişe geçen en önemli kavram hiç kuşkusuz “ideoloji” kavramıdır. Özellikle devrimci, dönüştürücü, total ideolojilerden bugünün dünyasında şiddetle kaçınılmaktadır. Bu tür ideolojilerden biri olan faşizm İkinci Dünya Savaşı ile birlikte Avrupa’da tarihe gömülürken, sosyalizm merkeziyetçi devletler elinde suni bir şekilde 1980’li yıllara kadar sürdürülebilmiştir. Ancak sosyalist blokun yıkılmasıyla birlikte en kapsamlı “devrim ideolojisi” olan sosyalist ideoloji de inişe geçmeye başladı. “Devletçilik”, “merkeziyetçilik”, “kumanda ekonomisi”, “tekçil resmi ideoloji”, “devrimcilik” gibi değerler de bu inişe eşlik etmiştir. Bu değerler sadece daha önce yaşadıkları bölgelerde değil, bütün dünyada irtifa kaybetmekte, bunun yerine dünyanın değişik yerlerinde demokrasi ve demokrasiyi besleyen değerler yükselmektedir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de siyasal partilerin sorunu tam da bu noktada ortaya çıkmaktadır. Türkiye’de hem siyasal yaşamı, hem de sosyal yaşamı keskin biçimde kuşatan bir resmi ideoloji bulunmaktadır ve bu resmi ideoloji dünyada “bilgi toplumu” ekseninde yükselmekte olan değerlere kendini adapte etme gereği görmemektedir. Eğitim anlayışından, yasal mevzuatına kadar toplumun her alanında görülmekte olan resmi ideoloji kapalı ve dogmatik özellikler taşımaktadır. Resmi ideolojinin besleyici değerleri olan “tekçilik”, “ulusçuluk”, “devrimcilik”, “devletçilik” gibi değerlerin bugünkü içeriği 1930’dan farklı değildir. Hatta bu değerler 1930’larda salt toplumsal değişimin lokomotifi gibi bir işlevle sınırlı iken, bugünlerde kendilerine “kutsallık” atfedilmiş ve birer tabu haline getirilmişlerdir. Demokrasilerin inişte olduğu 1930’lu yıllarda bu değerleri değiştirmek söz konusu olabilmekteydi. Ne var ki bugün yasaların güvencesine alınan bu değerleri bırakın değiştirmek, sorgulamak bile mümkün değildir. Dolayısıyla resmi ideolojinin omurgasını oluşturan değerler bugün 1930’lu yıllara göre daha dogmatik ve daha kapalı hale gelmişlerdir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Resmi ideoloji sadece devlet için bir referans çerçevesi oluşturmakla sınırlı kalmamakta, kurgusu ve vurgusu itibariyle bütün kamusal aktörleri ve kurumları kendisinin hadimi olarak kabul etmektedir. Kamusal varlığın bir parçası olan siyasal partilerin öncelikli hedefi ve görevi her şeyden önce “resmi ideolojinin” hizmetinde olmaktır. Demokrasiyle hangi ölçüde bağdaştığı ciddi biçimde kuşku götüren resmi ideolojiyi siyasal partilerin kuşatıcı referansı haline getirince, Türkiye’de siyasal partiler ister istemez birey, hak, hukuk ve piyasaya hizmet etmek yerine devlete ve onun âli menfaatlerine hizmet etmek zorunda kalmaktadırlar. Bugün iktidara ortak olma şansı bulunan tüm partilerin aşağı yukarı aynı referansları zorunlu olarak kabul etmeleri demokratik parti görünümüne kavuşmak açısından son derece dikkat çekici bir engelle kuşatıldıkları anlamına gelmektedir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de resmi ideoloji reel toplumdan bağımsız olarak formüle edilmiştir. Varolan toplumu esas almayan resmi ideoloji, toplumu dönüştürerek devleti ve milletiyle bütünlük arz eden total, ideolojik bir ulus kavramına ulaşmaya çalışmaktadır. Ulusun özellikleri ve parçaları mevcut toplumun etnik, dinsel ve alt kültürel özelliklerinden bağımsız olarak ortaya konmuştur. Siyasal partiler de öncelikli olarak bu bütünlüğü ideolojik düzeyde benimsemek durumunda olan kamusal organizasyonlardır. Bugün Batı dünyasında demokrasi siyasal katılımdan çok, “temel hak ve hürriyetler, “kimlik hakkı”, “grupsal farklılaşma” ve “grupsal tanınma” politikaları ekseninde ilerlemektedir. Demokratik ülkelerde kimlik hakkı konusunda yasal çerçevede somut adımlar atılmamış olsa da etnik, din veya mezhep eksenindeki kimlikler farklı ve meşru varlıklar olarak kabul görmektedir. Türkiye’de siyasal partiler mevcut toplumsal oluşumlara değil, resmi ideolojinin ortaya koyduğu “var olması gereken” topluma hizmet etmek, programlarını da böylesi hipotetik bir toplum omurgası üzerinde inşa etmek zorundadırlar. Böyle olunca Türkiye’de siyasal partiler sosyal farklılaşmayı sağlayan, dinsel veya etnik hakları kapsayan tarzda siyasal projeler geliştirememektedirler. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Siyasal partilerin demokratikleşmesini sağlayan ciddi engellerden biri de siyasal partilerin misyonunu, görev alanını ve yetkilerini tanımlayan yasal mevzuatta görülmektedir. Siyasal partilerle ilgili yasal mevzuat siyasal partileri her şeyden önce resmi ideolojinin hizmetinde görmekte ve onlara bu yönde misyon yüklemektedir. Anayasanın ilgili hükümleri, Siyasi Partiler Kanunu ve düşünceyi düzenleyen Ceza Kanunu maddeleri siyasal partilerin tepesinde demoklesin kılıcı gibi durmaktadır. Mevzuatı esas aldığımızda içinde merkez sağ partilerin de bulunduğu hemen hemen tüm partilerin her an kapatılma riskinin bulunduğunu iddia etmek yanlış olmayacaktır. Refah Partisini kapatmak için ileri sürülen gerekçeler biraz zorlanarak DYP ya da ANAP gibi partiler de rahatlıkla kapatılabilir. İrticaya prim verdikleri, Altı Ok çerçevesinde şekillenen Atatürkçülüğe aykırı davrandıkları gibi gerekçelerle bu partilerin kapatılması mevcut yasal mevzuata fazla da aykırı düşmemektedir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;1924 yılında kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, programında yer alan “parti dini haklara saygılıdır” ibaresi yüzünden kapatılmıştı. Bu partiyi o tarihlerde kapatan yasal mevzuat bugün için değişebilmiş değildir. Şayet dini haklara vurgu yapan partiler bugün kapatılmıyorlarsa bu Türk hukuk mevzuatının demokratik bir çizgiye geldiğinden değil, Türkiye’nin bütünleşme arzusunda olduğu Batı medeniyetinin iktisadi, siyasi ve kültürel değerleriyle Türkiye’yi çepeçevre kuşatmasından kaynaklanmaktadır. Batı medeniyetinin yükselen değerleri Türkiye’nin yasal mevzuatını tam anlamıyla demokratik bir noktaya getirmemiş olmakla birlikte siyasal pratiğine kısmen de olsa hükmedebilmektedir. Buna rağmen Türkiye sadece Batılı ülkeler arasında değil, aynı zamanda çok partili demokratik yapıya sahip olan ülkeler arasında da en fazla parti kapatma geleneğine sahip olan bir ülke konumundadır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de kurulan siyasal partiler program ve tüzüklerinde öncelikli olarak kendilerinin Atatürk ilke ve inkılaplarına göre hareket etme niyetinde olduklarını beyan eder; başka bir deyişle takriri iman eder; ondan sonra parti şeması, teşkilatı, disiplini ve felsefesi gibi hususlarda ilkeler geliştirirler. Bu noktadan hareket edildiğinde aslında siyasal partilerin demokraside sosyal, iktisadi ve siyasal farklılaşmayı siyasal arenaya taşıyıcı unsular olmaları hasebiyle farklı organlar olmaları gerekirken; hepsinin aynı refleksten hareket eden, aynı değerlere vurgu yapan total bir yapının parçalarını oluşturdukları görülmektedir. Bu da partilerin Batıda görüldüğü gibi birbiriyle köklü biçimde çatışan programlara ve siyasi söylemlere ulaşmasını engellemektedir. Türkiye’de siyasal partiler de facto olarak resmi şablonu zorlayan söylemlere sahip olsalar da bu söylemleri iktidarda uygulamaya sokma şansına sahip değildirler. Refah Partisi’nin 1995 Genel Seçimlerinden sonra ortak olduğu koalisyon hükümeti döneminde kendisiyle taban tabana zıt uygulamaların altına imza atmak zorunda kalması bunun canlı bir örneğini oluşturmaktadır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de siyasal partilerin önündeki engellerden biri de toplum-devlet ilişkisinde karşımıza çıkmaktadır. Yukarıda izah edildiği gibi oturmuş demokrasilerde toplumla devlet arasında bir kopukluk söz konusu değildir. Böyle olunca toplum ve temsilcisi siyasal partiler devlet ve onun siyasal iktidarı üzerinde rahatlıkla hükümran olabilmektedir. Başka bir ifade ile seçilmişler atanmışlara hükmedebilmekte; hatta atanmışların atanma işlemini kumanda edebilmektedirler. Bu sistemin aracı kurumları siyasal partilerdir. Halbuki Türkiye’de resmi ideolojinin toplumdan, toplumsal gruplardan ve değerlerden bağımsız biçimde formüle edilmesi, toplumla devleti ciddi biçimde birbirinden ayırmaktadır. Toplumu harekete geçiren referanslar ve motivasyon kaynakları devlet üzerinde aynı etkiye sahip değildir. Devletin referansları ve motivasyon kaynakları toplumdan hayli farklıdır. Devletin aynı zamanda siyasal partilerin de dışında oluşmuş bir proje ve politikası var ve buraya siyasal partiler müdahil olamamaktadırlar. Türkiye’de ciddi biçimde “devlet alanı” ile “siyasal alan” birbirinden ayrı bulunmaktadır. Her biri kendine özgü aktör ve elit grubu ortaya çıkarmıştır. Gerek kamusal kaynaklara, gerek resmi politikalara (özellikle dış politika alanında), gerekse toplumsal kaynaklara mutlak anlamda hakim olan siyasal elit değil, devletçi elittir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Siyasal elit (seçilmişler) iktidara gelmesi durumunda bile mutlak yetkilere sahip değildir. Resmi ideolojinin öngördüğü ve değişmez kıldığı, öncelikler tüm partiler tarafından paylaşılmak zorundadır. Siyasal partiler hangi söylem ve programla iktidara gelmiş olursa olsunlar bu önceliklere göre hareket etmek mecburiyetindedirler. Pratikte atanmışlarla seçilmişlerin aynı oranda temsil edildiği Milli Güvenlik Kurulu askerlerin sistem içindeki ağırlığı nedeniyle atanmışların iradesini seçilmişlere mutlak anlamda baskın kılıyor. MGK güvenlikle ilgili tavsiye niteliğinde kararlar almakla yükümlü bir kurum olmasına rağmen, pratikte sağlık politikalarından çevre politikalarına, güvenlikten trafiğe kadar ülke hizmetlerinin tümüne imza atabilmektedir. Siyasal irade “iktidar” olsa bile yaygın tabirle MGK’ya hakim olan askeri irade karşısında gerçekte “muktedir” olamamaktadır. Bu da siyasal partilerin devletin teamülleriyle çelişebilecek demokratik söylemler geliştirmesini engellemenin yanında, partilerin sisteme hakim olmasını da önlemektedir. Bu tablo sonuçta partilerin kendi tabanlarında oluşturduklar beklentileri tatmin etmemesine, dolayısıyla bu tabanlar nezdinde güven kaybetmesine yol açmaktadır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de siyasal partilerin demokratikleşmesinin önündeki engellerden biri de toplumsal, siyasal ve iktisadi farklılaşmada yatmaktadır. Türkiye’de sınıfsal düzeyde gelişemeyen farklılaşma daha çok siyasal ve ideolojik bazda gelişmiştir. İdeoloji donanımlı partiler “farlılaşmadan” çok “kutuplaşma”yı körüklemektedirler. Merkezi konumdaki partilerin ve simaların aradan çekilmesiyle bu kutuplaşma daha da keskinleşmektedir. Türkiye’de merkezi konumda bulunan partiler daha çok Demokrat Parti çizgisinde gelişmiş olan sağ partiler olmuşlardır. Merkez sol olarak kabul edilen partiler gerçekte “merkezi” özelliklerden uzaktırlar. Merkez partiler toplumdaki değerlerin tümünü kapsayacak şekilde kuşatıcı ve ılımlı politikalar geliştirirler. Halbuki Türkiye’de özellikle CHP’nin öteden beri toplumun yaygın geleneksel ve dinsel değerleri ile ciddi biçimde problemi olmuştur. Sadece bu kesimler değil, aynı zamanda liberal değerlerden yana olan kitlelere de uzak, sert ve ideolojik bir yapıda politika yapmaya devam ede gelmiştir. Bu bakımdan CHP 1990’li yıllarda merkezi bir rol üstlenmek yerine Türkiye’de ideolojik bir kutup oluşturmuştur. DSP’nin konumu da fazla farklı olmamıştır. Ancak bu partinin Genel Başkanı Bülent Ecevit, şahsi gayretiyle geliştirdiği yumuşak söylemi sayesinde bu partiyi merkeze biraz daha yaklaştırmıştır. Ecevit’in Başbakan sıfatıyla son zamanlarda “Allah”, “dua”, “İslam dünyası” gibi kitleler bazında yaygın kavramları sık sık kullanmaya başlaması bu partiyi her geçen gün merkeze biraz daha yaklaştırmaktadır.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Kısaca geleneksel misyonuna, ideolojik yapısına ve siyasal söylemine bakıldığında sol partilerin merkez sağ partiler kadar toplumun tümünü kuşatıcı olamadıkları görülmektedir. Bu bakımdan bu partilerin zayıflaması merkezi alanın küçülmesi ya da büyümesi bakımından fazla anlam ifade etmemektedir. Hatta 1980’li yılların sonlarından itibaren gerileme sürecine girmekle birlikte bu partilerin giderek sert, ideolojik söylemler geliştirmesi dikkat çekicidir. Türkiye’de siyasetin merkez alanı “merkez sağ partilerin” gerilemesiyle her geçen gün boşalmaktadır. Son iki seçimde (1995 ve 1999) iki merkez sağ parti olan ANAP ile DYP’nin oylarında dikkat çekici bir düşüş gözlenmektedir. Bu düşüş, ideolojik söylemleri ön plana çıkaran partilerin güçlenmesine yol açmaktadır. Merkez sağın zayıflamasının sonunda sağda ideolojik donanımlı partiler güçlenirken, solda da bu partilere özellikle RP-FP çizgisine karşı bilenen ve giderek resmi ideoloji temeli üzerinde sertleşen bir görüntü ortaya çıkmaktadır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Siyasal partilerin ideolojik temeller eksenindeki kutuplaşması iki farklı uçtan ve referanstan ortak olan bir değerin gelişmesini ve yaygınlaşmasını sağlamaktadır. O değer de “kutsallık” değeridir. Hem sol partiler, hem de sağın ideolojik yelpazede yer alan cephelerinde ciddi bir kutsallığın yaygınlaştığı ve sistemin de adeta bu kutsallık etrafında püritenleştiği görülmektedir. Muhafazakar ve dini çevrelerin dinsel ve geleneksel kutsal değerlerine karşı sol partilerin özellikle 1990’lı yıllar boyunca Atatürk’ü ve devleti kutsallaştırarak karşılık vermesi iki cephenin kutuplaşmasına yol açmakla sınırlı kalmamakta, aynı zamanda siyaseti profan (dünyevi) bir etkinlik alanı olmaktan çıkarmaktadır. Son seçimden (18 Nisan 1999) büyük başarı ile çıkan MHP’nin siyasal felsefesinin en hayati noktasında yer alan milleti, geleneği, tarihi ve devleti ile sorgulanmaz, eleştirilmez, tartışılmaz “kutsal Türk” olgusu da ilave edilince, Türk siyasal yaşamı ciddici biçimde ideolojik, teokratik ve çapraz teokratik değerlerle dolmaktadır. “Çapraz teokrasi” tanrının yerine bir ideologu, bir kahramanı veya bir milleti yerleştirmekte ve bunu sistemin meşruiyet referansı haline getirmektedir. Bu teokrasi anlayışı “teo”nun yerine “demo” (millet) veya “homo”yu (insan) yerleştirmekte, ancak bunlara kutsallık atfetmekle farklı bir cepheden teokratik bir anlayış üretmektedir. Her üç durum da demokrasiyle ciddici biçimde çelişmektedir. Çünkü demokrasinin temel sacayaklarından biri hiç kuşkusuz siyasal alanı kutsallıktan arındırma, başka bir deyişle siyasal alanın sekülerleşmesi ve profanlaşmasıdır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’deki siyasal partilerin önündeki engellerden biri de bu partilerin toplumla devlet arasında patronaj sistemine dayalı bir konumda bulunmasıdır. Mülkiyetin kaynağını oluşturması ve ekonomik üretimin içinde yer alması Türkiye’de devleti kaçınılmaz olarak rant kaynağının merkezine oturtmaktadır. Toplumsal kesimler devlet elinde yoğunlaşan ranta ulaşmada siyasal partileri birer araç olarak kullanmaktadırlar. Son seçimlerde iş adamlarının değişik partilerdeki milletvekillerini açıkça finanse etmeleri patronaj sistemini ve bu sistem içindeki kliyantal ilişkiler yumağını bariz biçimde gün yüzüne çıkarmıştır. Türkiye’de siyasal partiler her geçen gün devlet kaynaklarını kredi, ihale ve teşvik gibi yollarla kendi tabanlarına aktaran aracı kurumlar haline gelmektedirler. Bu da kitlelerin siyasal partileri demokratik değerleri yaygınlaştırmak için değil, doğrudan doğruya devlet kaynaklarına ulaşmak için kullanmalarına yol açmaktadır. Bu durum aynı zamanda partilerin lider sultasına dayalı oligarşik birer yapıya dönüşmesine de neden olmaktadır. Zira tabanın katılımına açık, şeffaf bir yapılanma rant mekanizmasına ulaşmak için uygun bir yapı arz etmemektedir.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#ffffff;"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#666600;"&gt;Türkiye’de Siyasal Partiler Ne Kadar Demokrattır?&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Siyasal partiler geçiş sürecinde oynayacakları kritik rolün yanında Türkiye’nin AB’ye üye olması durumunda demokratik sistemin de en temel aktörleri haline geleceklerdir. Siyasal partilerin bu bakımdan kendi önlerinde duran dışsal engellerin yanı sıra, kendi iç yapılarını ve siyasal söylemlerini de demokratik bir noktaya getirme gibi bir mecburiyetleri bulunmaktadır. Yukarıda analiz edildiği gibi partilerin önünde aşılması güç gibi gözüken dışsal engeller bulunmaktadır. Ancak partilerin siyasi söylem ve felsefeleri, programları, hedefleri ve yapıları itibariyle ne kadar demokratik oldukları, dolayısıyla AB standartlarına ne kadar yakın oldukları daha bir önem arz etmektedir. Siyasal partilerin felsefesini gösteren en önemli gösterge siyasal parti programları, liderlerin konuşmaları, parti adına kamuoyuna yapılan deklarasyonlar ve demeçlerdir. Bütün bunlara ilave olarak partilerin seçime giderken yayınladıkları seçim bildirgeleri bu partilerin temel felsefelerini ortaya koymaktadır. Partilerle ilgili analiz yaparken bütün bu hususları göz önünde bulundurmak gerekiyor. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de demokrasiye en fazla vurgu yapan partiler sol partilerdir. Özellikle merkez sol partiler laiklik ve cumhuriyetle birlikte en fazla göndermeyi demokrasiye yapmakta ve demokrasiyi rejimin temel özelliklerinden biri olarak kabul etmektedir. Ancak sol partilerin, retorik düzeyde demokrasiyi savunmalarına rağmen, demokrasinin sosyolojik, iktisadi ve siyasi alt yapısıyla ciddi biçimde problemleri bulunmaktadır. Demokrasi her şeyden önce toplumsal farklılaşma temeli üzerinde gelişmektedir. Oysa “tek toplum, tek parti, tek lider” teslisine dayalı geleneksel anlayışları sol partilerin Türk toplumundaki farklılıkları reel bir olgu olarak kabul etmesini engellemektedir. 1970’lerde bu üçlemeyi siyasi mücadelelerinin bir manifestosu haline getiren aydınlar bugün aşırı sol partilerin yanı sıra merkezdeki DSP ve CHP çatısı altında politika yapmakta, hatta bu partilerin yönetim kadrosunu oluşturmaktadır. DSP’nin Ecevit’in şahsından kaynaklanan tutumu bir kenara bırakılırsa, sol partilerin gözünde mesela dini cemaatlerin ve tarikatların bir meşruiyeti söz konusu değildir. Bunlar mücadele edilmesi gereken hasım kesimler olarak telakki edilir. Yine Güneydoğu Anadolu bölgesinde devam etmekte olan problem “ekonomik ve feodal” ilişkilerin bir sonucu olarak kabul edilir. Halbuki bunlar Türkiye'deki sosyal farklılaşmanın doğal uzantılarıdır; bundan dolayı da demokratik toplumun sosyal tabanına malzeme oluştururlar. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Merkez sol partilerin son zamanlarda bu tür farklılıklara zımnen de olsa vurgu yapması manidardır. DSP parti programında ve seçim bildirgesinde “laikliğin dine bağlı kesimlerle ters düşmeksizin korunmasına” özen göstereceğini altını çizerek ifade etmektedir. Bu partinin lideri Ecevit son seçime doğru miting meydanlarında ve değişik vesilelerle yapmış olduğu konuşmalarda yumuşak bir laiklik anlayışına özenle gönderme yapmıştır. DSP'nin seçim bildirgesinde laiklik kavramına vurgu yaparken “dine bağlı kesimlere ters düşmeme” yönündeki ifadesi Türkiye’deki merkez sol partilerin politikası içinde fazla aşina olunmayan bir husustur. Türkiye’de sol partiler öteden beri dini değerlere, sembollere ve kesimlere karşı mesafeli davranmakla sınırlı kalmamış, aynı zamanda bu kesimlerle mücadeleyi ana hedefleri olarak ortaya koya gelmişlerdir. Buna benzer yumuşak bir laiklik tanımı da CHP'nin parti programında ortaya konmaktadır. CHP parti programındaki “laik devlet, din, inanç, düşünce özgürlüklerinde farklılaşanlar arasında bir taraf değildir; ortak güvencenin düzenleyicisidir” şeklindeki tanımlaması laikliğin demokrasiyi takviye edecek bir anlayışa çekilmesi bakımından önemlidir. Türkiye'de solun laikliği "toplumu dinden arındırma" şeklindeki geleneksel projesi CHP'nin 1990'li yıllarda yayınladığı programında terkedilmiş gibi gözükmektedir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;DSP’nin laikliği tanımlarken geleneksel sol imajından farklı bir tanımlama ile “dini kesimleri” göz ardı etmeyen ve CHP'nin laik devleti sosyal kesimler arasındaki tarafsız bir otorite olarak kabul eden yaklaşımları demokratik açıdan şu öneme sahiptir: Demokrasi ancak uzlaşma kültürünün gelişebildiği toplumlarda söz konusu olabiliyor. Çatışma ve şiddetin hakim olduğu toplumlarda demokrasinin yeşermesi, gelişmesi mümkün değildir. Çatışmacı zihniyet, karşıtlarının meşruiyetini tanımadığı gibi, onlara hayat hakkı da tanımamaktadır. Halbuki demokratik zihniyet karşıtlarla birlikte yaşamayı zorunlu görmektedir. Türkiye’de sol partilerin ana gövdesini oluşturan CHP özellikle rejimin temellerini attığı 1930’lu yıllarda Türkiye’de “dini ve etnik” realiteleri yok saymış ve devletin önüne bu realiteden yoksun projeler yerleştirmişti. Toplumun genişçe bir kesiminden gelen toplumsal taleplere karşı kör-sağır bir tutum takınarak devleti şekillendirmişti. Bu da toplumla devlet arasına mesafe koyduğu gibi, demokratik kültürü de zaafa uğratmıştır. İki merkez sol partinin Türkiye’nin geleneksel sol imajından uzaklaşarak laikliği ortak yaşamın ve tarafsızlığın aracı olarak kabul etmeleri bu anlamda manidardır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Sol partilerin demokrasinin siyasal altyapısıyla ilgili problemleri devlete yükledikleri rolde göze çarpmaktadır. Avrupa’da gelişmiş olan sosyal demokrat partiler devleti büyük ölçüde araçsal bir kurum olarak kabul etmekte ve bu kuruma toplumsal refahı ve dengeyi sağlamada görev yüklemektedir. Ne var ki Türkiye'deki sol, devlete bundan daha öte bir rol yüklemektedir. Sol partiler devleti sosyal refahı sağlamanın ötesinde, rejimin ve devrimin koruyucusu olarak telakki etmekte, devleti sosyal değişimin itici gücü olarak kabul etmektedir. Böyle olunca devlet salt fiziksel bir otorite olmaktan çıkmakta, adeta Hegelyan tarzda kutsanan soyut ve metafiziksel bir otorite haline gelmektedir. Her ne kadar sol partilerin literatüründe "kutsallık" gibi bir kavram yoksa da bu partilerin devleti yüceltmeleri gerçekte bu partilerin zihniyetine ciddi bir kutsallık anlayışı yerleştirmektedir. Türkiye'de sol partilerin omuzladıklarını iddia ettikleri rejim gibi bir sorun olduğu sürece demokrasinin gelişmesi gerçekten çok güç. Zira Türkiye'de rejim demokratik olmayan zihniyet unsurlarına dayanmakta, devleti de bu unsurların yegane koruyucu ve kollayıcısı olarak telakki etmektedir. Sol partiler teoride toplumsal inisiyatife, bireysel özgürlüklere ve insan haklarına vurgu yapmalarına rağmen, pratikte devletin haklarına ve önceliklerine ağırlık vermektedirler. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Demokrasinin iktisadi alt yapısını hiç kuşkusuz serbest piyasa ekonomisi oluşturur. Serbest piyasa ekonomisiyle demokrasi arasındaki ilişki etle tırnak arasındaki ilişki kadar sıkı ve yakındır. Bunun da ötesinde serbest piyasa ekonomisi ile demokrasi arasında nedensel bir ilişki bulunmaktadır. Serbest piyasanın gelişmediği ülkelerde demokrasi gelişemiyor. Dünyada serbest piyasa yokluğunda gelişebilmiş bir demokrasi örneği söz konusu değildir. Serbest piyasa ekonomisi, devleti sınırlandırma, nötralize etme, iktisadi yaşamı karşılıklı mübadeleye dayandırma, sosyal grupların canlanmasına yol açma gibi özelliklerinden dolayı demokrasinin iktisadi altyapısını oluşturmaktadır. Serbest piyasanın gelişmediği toplumlarda devlet iktisadi hayata, bununla birlikte siyasi ve kültürel yaşamın tüm alanlarına mutlak anlamda hükmeder. Devletin yol açtığı tekelleşme, kartelleşme ve tröstleşmeler sadece iktisadi yaşam alanında değil, aynı zamanda siyasal yaşam alanında da görülür. Devlet, kısaca yegane patron olur, sosyal farklılıklar ve zenginlikler ortadan kalkar. Türkiye’deki sol partiler serbest piyasa ekseninde seyreden ekonomiye uzun süre direnmiş ve devletin ekonomideki ağırlığının devam etmesini istemişlerdir. Sağ partilerin Türkiye’de serbest pazarın önünü açıcı, başka bir deyişle devlet tekeline son verici bir proje olarak başlattıkları özelleştirmeye sol partiler uzun zaman direndiler. Ancak gerek CHP, gerekse DSP parti programlarında net biçimde ortaya koymamakla birlikte son seçimde özelleştirmeye “verimlilik” ve “üretkenlik” açısından sıcak baktıklarına ilişkin mesajlar verdiler. Ne var ki özelleştirmenin verimlilikten çok, demokratik bir zihniyete dayandığı gerçeği göz önünde bulundurulduğunda, merkez sol partilerin bu konuda büyük bir kafa karışıklığı içinde bulundukları anlaşılır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Türkiye'deki radikal sol ve marjinal partilerin demokrasiyle uyumluluğunu tartışmaya gerek bile yoktur. Devrim düşüncesi ve tekçil toplum özleminden hareket eden bu partilerin iktisadi, siyasi ve toplumsal çoğulculuk üzerinde seyreden demokrasiyle bağdaşması mümkün değildir. Merkez sol partilerin devletçilik, halkçılık, milliyetçilik ve devrimcilik gibi ilkeleri dogmatik bir inanç mesabesinde kabul eden ideolojik yaklaşımlarının AB ülkelerinde birey, serbest pazar, hak ve hukuk ekseninde seyreden demokratik değerleriyle ne ölçüde bağdaştığı da ciddi bir tartışma konusudur.&lt;br /&gt;İdeolojik reflekslerinden dolayı demokratik çizgiye gelmekte zorluk çeken sol partilerin aksine merkez sağ partiler, zaman zaman tutarsız siyasal tutumlarına rağmen ideolojik refleksten hareket etmedikleri için demokrasiye daha fazla yakın bir noktada bulunmaktadırlar. Türkiye'nin demokrasiyle tanışmasını sağlayan ve ülkeyi bu yönde açılıma zorlayan Demokrat Parti ve mirasçısı konumundaki merkez sağ partiler sol partilerin aksine toplumsal reflekslerden hareket etmişlerdir. "Yeter Söz Milletin" sloganıyla dinsel, etnik ve ekonomik grupların iradesini iktidara taşıyan Demokratlar 1960 darbesinde bunun bedelini ağır ödemekle birlikte Türkiye'de geri dönülmez bir demokratik miras bıraktılar. Demokrat Partinin iskeleti üzerinde politika yapan Adalet Partisi zaman zaman ilkesiz, tutarsız ve çelişkili politikalara imza atmış olmasına rağmen selefi olan Demokratların toplumdan gücünü alan mirasını devam ettirmiştir. Bu partinin Genel Başkanı olan Süleyman Demirel'in köylü ağzıyla konuşan bir lider olması o dönemki merkez sağın ana çatısını oluşturan partinin toplumla olan irtibatının bir göstergesinden öte adeta bir manifestosuydu. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Türk demokrasi tarihine Adnan Menderes kadar katkısı olan diğer bir lider hiç kuşkusuz bu partinin varislerinden birinin liderliğini yapan Turgut Özal olmuştur. "İnanç, düşünce ve vicdan" özgürlüğü söyleminden hareket eden Özal dünyada birey, özgürlük ve sivil toplum ekseninde yükselmekte olan rüzgarı Türkiye'ye taşımış ve toplumun geniş bir nefes almasını sağlamıştı. Turgut Özal liderliğindeki ANAP'ın 1980'li yıllar boyuncu demokrasinin altyapısına ilişkin önemli katkılar sağladığını söylemek mümkündür. Bu parti toplumsal farklılaşmanın önünü açarken, iktisadi ve siyasi liberalleşme yönünde, adeta yerinde sayan Türk siyasal tarihini harekete geçirmiştir. Ne var ki Özal sonrası dönemde merkez sağ partiler ciddi bir kimlik bunalımı yaşamaya başladılar. Demirel'in "devletçi" refleksten hareketle adeta Özal döneminden öç alırcasına başlattığı hareket, sol partilerin 1990'lı yılların başlarından itibaren iktidara olan ortaklıkları, devletçi elitin genişleyen özgürlük alanını daraltmaya dönük çabaları, Özal rolüne soyunan Tansu Çiller karşısında oluşturulan devletçi elit blokunun manevraları merkez sağı hem zayıflattı, hem de ciddi biçimde geleneksel çizgisinden uzaklaştırdı. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;1990'lı yıllar boyunca merkez sağda yer alan iki partiden biri olan ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz'ın başkanlığı altında ciddi bir kimlik krizi sergilerken, Tansu Çiller başkanlığındaki DYP kitlelere güven telkin edici istikrarlı bir çizgi sergileyemedi. Merkez sağ partiler son on yılda dünyada esen demokrasi ve özgürlük rüzgarlarını Türkiye'ye taşıma yerine kendi aralarında bir kavgaya tutuşarak liderlik mücadelesi vermeye çalıştı. Son on yılın önemli bir kısmı Çiller'le Yılmaz arasındaki çatışma ile geçti. Bu iki partinin de Özal'ın bıraktığı mirası, deyim yerindeyse, paylaşma mücadelesi vermekten başka bir şey yapmadıkları ve halen de yapamadıkları görülmektedir. Bu iki partinin demokrasinin alt yapısına ilişkin en önemli vurguları özelleştirmeye ilişkin Özal politikasıdır. Bunun dışında siyasal özgürlüklerin önünü açıcı söylem geliştiremediler. Mesut Yılmaz son zamanlarda siyasal özgürlükleri vurgulayan çıkışlar yapmaktadır. Ancak 28 Şubat sürecinde Başbakan olarak aktif rol oynamış ve bunun bedeli olarak seçimlerden darbe alarak çıkmış musabık bir lider olarak kitlelere ne kadar güven vereceği merak konusudur. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Merkez sağda yer alan partiler geleneksel ağırlıklarının yanı sıra geleneksel misyonlarını da büyük ölçüde yitirmiş gözükmektedirler. ANAP 28 Şubat sürecinde aktif rol oynamış musabık bir kadronun yönetiminde ve bu sürecin kendisine yüklediği faturanın ağırlığı altında bulunmaktadır. Mevcut lider ve yönetim kadrosuyla bu ağırlıktan kurtularak demokratik bir rol oynaması biraz kuşku götürmektedir. Yılmaz bunun farkında olduğu için son zamanlarda "mütedeyyin kesimlere" ve "etnik sorunlara" yönelik çıkışlar yapmakta; ancak bu çıkışların altında Cumhurbaşkanlığına yatırım yapma hesabının olduğu açık biçimde sezilmektedir. Zira Yılmaz'ın siyasi geçmişinde demokratik çıkışı destekleyecek hiç bir hareketi söz konusu değildir. Öte yandan DYP liderinin kitlelere güven verme konusunda yaşadığı sıkıntı, bir merkez sağ parti olarak bu partiden beklenen rolü yerine getirmesine engel teşkil etmektedir. Kısaca, Türk demokrasi tarihinin en güçlü, üç askeri darbeye rağmen belirleyici yelpazesi olan merkez sağ şu anda Türk demokrasisinin lokomotifi olma özelliğini hem siyaset felsefesi, hem de siyasal gücü itibariyle kaybetmiş durumdadır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Merkez sağın zayıflamasıyla sağın milliyetçi ve muhafazakar cenahında yer alan partilerin güçlendiği, merkez sağdan kaçan oyların bu cenahta yer alan Milliyetçi Hareket Partisi ile Fazilet Partisi’ne kaydığı görülmektedir. Merkezden kaçan oyların yoğunlaştığı bu partilerin merkezin ılımlı oy tabanını kendi oy havuzu içinde hangi mecraya sevk edeceği MHP ile FP’nin sergileyecekleri politikalara bağlıdır. Özellikle MHP’nin durumu bu noktada çok daha kritiktir. MHP Türk siyasetinde uzlaşmaz, sert ve katı tutumuyla bilinen bir parti imajına sahiptir. Devlet Bahçeli’nin partinin başına geçtiği tarihten bu yana MHP büyük ölçüde geleneksel imajından sıyrılacak bir politika takip etmektedir. 18 Nisan Seçimlerinden önce başlayan ve seçim sonrasında da devam eden diyaloga açık, uzlaşmacı bir görüntü sergilemesi partinin değişim sinyalleri olarak düşünülebilir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Diğer partilerle kıyaslandığında en kapsamlı çalışmaların MHP tarafından yapıldığı dikkat çekmektedir. MHP daha seçim öncesinde kurduğu “Siyaset Okulu” aracılığıyla Türkiye'nin değişik sorunlarıyla ilgili, konusunda uzman kişilere hazırlattığı farklı alandaki çalışmalarla Türkiye'nin geleceğinde söz sahibi olacağını ortaya koymaktadır. Türkiye’nin iktisadi, siyasi ve sosyal sorunlarıyla ilgili kapsamlı çalışmalara imza atan yayınlarında MHP’nin sol partilerden daha açık ve net bir liberal iktisadi anlayışı paylaştığını görmekteyiz. Yabancı ve yerli sermayenin omuzlarında devam edecek özelleştirme programlarıyla ekonominin verimliliğinden ziyade devletin küçültülmesi ve piyasa mekanizmasının güçlendirilmesi hedeflenmektedir. MHP’nin Siyaset Okulu yayınları arasında çıkan kitaplarda parti kendini uzlaşmacı ve demokratik bir parti olarak takdim etmekte, hatta parti adına yapılan yayınlarda etnik sorunlar konusunda sessiz kalmayı yeğlemektedir. MHP yayınlarında etnik sorunlara hemen hemen hiç temas etmemiş olması ve çözüm önerileri geliştirmemiş olması partinin hassas olan bu konuyu bir çatışma unsuru olarak öne çıkarmaması isteğine bağlanabilir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;MHP gerek yayınlarıyla, gerekse seçim öncesi ve sonrasında sergilediği uzlaşmacı tutumuyla geleneksel imajından sıyrılmaya çalışmaktadır. Ancak MHP'nin bilinç altında yatan kutsal ve yüce devlet anlayışını parti programını yansıtan yayınların satır aralarında rahatlıkla görmek mümkündür. MHP demokrasinin kurumlaşması açısından kritik bir düşünce biçimi olan “kutsal devlet” anlayışını sol partilerden daha kapsamlı biçimde paylaşmaktadır. Sol partilerin devleti rejimin ve devrimlerin teminatı olarak kabul eden anlayışının aksine, MHP “millilik” anlayışı ve “geleneksel” değerlerden hareketle devlete kutsallık yüklemektedir. MHP'nin sahip olduğu ve açıktan açığa savunduğu “ebed müddet” devlet düşüncesi bu partinin sergilediği stratejinin uzun vadede demokratik bir tutuma dönüşmesini engelleyici niteliktedir. Ancak radikal, sert ve ideolojik partilerin Batı Avrupa’da iktidara ortak olduktan sonra yumuşayarak demokratik bir karakter kazandıkları gerçeği göz önünde bulundurulduğunda, 18 Nisan 1999 Genel Seçimlerinden sonra iktidar ortağı olma şansını yakalamış olması MHP'nin ılımlı ve demokratik bir çizgiye gelmesi bakımından önemli bir fırsat olduğunu düşünmek mümkündür. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;MHP demokrasinin iktisadi alt yapısı olan iktisadi liberalizm konusunda tavrını açık ve net biçimde ortaya koymaktadır. Ancak demokrasinin siyasal altyapısını teşkil eden siyasal liberalizm konusunda ürkek davranmakta ve deyim yerindeyse kaçamak tavırlar sergilemektedir. Zira iktisadi liberalizmin Türkiye’deki en önemli problemi etnik ve din temelinde seyreden toplumsal farklılaşma ve insan hakları konusundaki ihlallerde ön plana çıkmaktadır. MHP’nin milleti, tarihi ve devletiyle “bir bütün” felsefesine dayanan milliyetçilik ideolojisi bu yöndeki açılımların önünde ciddi bir engel olarak durmaktadır. MHP Bahçeli yönetimi döneminde iktidara ortak iddialı bir parti görüntüsü sergilemesine rağmen, etnik temelde seyreden sosyal farklılaşmayı kendini var eden milliyetçilik ideolojisiyle telif edemediği için bu konuda kaçak güreşmektedir. Hatta Türkiye’nin karşısına Kürt sorunu olarak çıkan etnik sorun konusunda neredeyse hiçbir şey söylememektedir. Türkiye’nin geleceğinde iddialı olan bir partinin Türkiye’nin en temel sorunlarını sessiz biçimde geçiştirmesi uzun vadede mümkün değildir. Sonuçta sol partiler iktisadi liberalizmi “devletçilik” ideolojileriyle çelişme pahasına kerhen kabul ettikleri gibi, MHP’de “milliyetçilik” ideolojisiyle çatışmasına rağmen siyasal liberalizmi kerhen de olsa kabul etme noktasına gelecektir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin siyasal yapısında belirleyici konumda bulunan partilerden biri de Fazilet Partisi’dir. Refah Partisinin teşkilat omurgası üzerinde kurulan FP, selefi RP’nin iktisadi liberalizmine aykırı, kolektif iktisadi anlayışından hayli uzaklaşmış bir görüntü sergilemektedir. RP'nin sol partiler gibi demokrasi söylemini sıkça kullanan bir parti olmasına rağmen, demokrasinin siyasal ve iktisadi altyapısı ile ciddi problemleri vardı. Adil Düzen projesine dayanan iktisadi anlayışı devletin rolünü arttıran ve ekonomiyi kolektif ilişkiler yumağı içinde sürdüren bir anlayışa dayanmaktaydı. Bununla birlikte Batı’ya karşı açıktan veya gizliden duyulan nefret, bu dünyanın tarihsel ürünü olan demokrasiye karşı da kuşkuya dönüşmekteydi. Nasıl bir demokrasi? sorusu en azından RP için cevabı açıkça verilen bir soru değildi. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;RP’nin halefi olarak Türk siyasal yaşamına giren FP, selefinin gösterdiği belirsizlikleri giderecek tarzda bir ifade netliğine kavuşmuştur. Toplumsal farklılaşma temelinde iktisadi ve siyasi liberalizmi savunan anlayışı hem parti programına hem de 18 Nisan seçim beyannamesinde açık biçimde gözükmektedir. Hatta FP siyasi liberalizm konusunda, Liberal Demokrat Parti gibi küçük partiler bir kenara bırakılırsa diğer tüm partilerden daha açık bir üslupla ortaya koymaktadır. Uzun vadede iktisadi ve siyasi liberalizm en fazla FP’nin işine yarayacaktır. Zira sistemin demokrasiyle bağdaşmayan, hatta demokrasiye engel teşkil eden boyutları en fazla bu parti tabanını rahatsız etmekte, onların hak ve özgürlüklerini kısıtlamaktadır. FP bunun farkında olduğu için 28 Şubat sürecinde demokrasi söylemine özel olarak sarıldı. Ancak bu söylemin bir strateji gereğimi olduğu, yoksa kalıcı bir felsefeyemi dayandığı hususunun anlaşılması doğal olarak uzun zaman alacaktır. FP’nin iktidara aday bir parti olduğu göz önünde bulundurulduğunda (toplumun yerel yönetimlerde kendisine verdiği destek, aynı performansı sergilemesi durumunda genel yönetimde de devam edeceği şeklinde okunabilir) bu partinin Türkiye’nin Batıyla bütünleşme yönündeki ana hedefinden bir sapma gösteremeyeceği ve bu hedefle bütünleşerek, bu hedefin gereği olan liberal demokratik değerleri paylaşacağını beklemek mümkündür. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak şunu söylemek mümkün: Türk siyasal partilerinin siyasal zihniyetlerine ilave olarak demokratik konuda yaşadıkları sıkıntılarından biri partinin yapısal özelliklerinde görülmektedir. Lider sultasına dayalı hiyerarşik ve oligarşik yapısı, başta milletvekilleri olmak üzere parti mensuplarının bireysel inisiyatifini ve tercihini adeta yok eden parti disiplini, partiyi adeta "modern cemaat" haline getiren parti tüzükleri Türk siyasal partilerinin demokrasiyle ilgili yaşadıkları ana sıkıntılardan biri olarak gözükmektedir. AB üyeliği sürecinde Türkiye'nin ekonomik sorunlarını çözmenin yanında demokratik bir yapıya kavuşması da beklenen bir durumdur. Türkiye'nin demokratik konuda atacağı en önemli adım hiç kuşkusuz siyasal partilerini demokratik aktörler haline getirmesinden geçmektedir. Bunun yolu da partileri demokratik olmayan bir cendereye sıkıştıran başta yasal mevzuat olmak üzere dışsal faktörlerin tasfiye edilmesi, partilerin demokratik bir parti örgütlenmesi ve felsefesine kavuşmasından geçmektedir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Merkez sağın dışındaki partilerin demokrasinin iktisadi, siyasi ve toplumsal alt yapısı olan değerlerle bütünleşmesini engelleyen temel handikapları bu partilerin “Kemalizm”, “milliyetçilik” veya “İslamcılık” gibi ideolojik eğilimleri demokratik siyasetle telif etme zaaflarıdır. Batı Avrupa’daki sosyal demokrat partilerin ortaya koyduğu deneyime göre siyasal partiler iktidara ortak oldukları zaman sistemin bir parçası haline gelmekte ve ılımlı bir çizgiye kaymaktadırlar. 1950’lerde tüm sistemi tehdit eden sosyal demokrat partiler Avrupa’da 1960’lardan sonra iktidara ortak olmaya başlayınca yumuşak bir çizgiye kaymış, demokratik sistemi benimsemiş ve hatta demokrasiye önemli katkılar sağlamışlardır. Türkiye’de sağ ve sol yelpazede yer alan ideolojik eğilimli partilerin 1990’lı yılların başlarından itibaren iktidara ortak olma deneyimleri, bu partilerin liberal değerlerin altyapısı üzerinde inşa edilen demokratik sistemle bütünleşmesini beklemek mümkündür. Hattı zatında gerek merkeze yakın sol partilerin, gerekse FP ve son zamanlarda MHP’nin bu konuda dikkat çekici sinyaller verdiklerini görmekteyiz. Bu bakımdan Türk siyasal partilerinin Türkiye’yi AB’ye taşımada kritik rol oynamalarının ve AB standartlarında demokratik bir yapıya kavuşmalarının iktidar deneyimine sahip olmalarıyla yakın bir ilişkisi vardır. İktidara ortak olma deneyimi siyasal partileri ılımlı, uzlaşmacı ve diyaloga açık bir noktaya getirebilir.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#ffffff;"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#666666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#663300;"&gt;&lt;strong&gt;Bu çalışmanın&lt;span style="color:#999999;"&gt; Düşünce Kahvesi'&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#663300;"&gt;nde&lt;/span&gt; yayınlanmasına izin veren Sayın &lt;span style="color:#990000;"&gt;Ömer Çaha&lt;/span&gt;'ya teşekkür ederiz.&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-family:Trebuchet MS;color:#ffffff;"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#ffffff;"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/17461926-112846022380880492?l=dkyazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dkyazilari.blogspot.com/feeds/112846022380880492/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=17461926&amp;postID=112846022380880492&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/17461926/posts/default/112846022380880492'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/17461926/posts/default/112846022380880492'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dkyazilari.blogspot.com/2005/10/turkiyede-siyasi-partiler-ve-avrupa.html' title='Turkiye&apos;de Siyasi Partiler ve Avrupa Birligi'/><author><name>Düşünce Kahvesi</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://4.bp.blogspot.com/_cRKb1nC2wBk/TJdo8vK0qdI/AAAAAAAABGE/p6VVK0hwgpk/S220/496960.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
